Biz ki ustasıyız o havalara gomanın! Hayatı, okaliptüsü fazla kaçırmış koala kafasında yaşar; çayı, ince belliden çift şekerli içer; sigarayı ise ancak ve ancak kibritle yakarız. Mübalağayı çılgınlar gibi sever, aklımıza estikçe de yazar-çizeriz muhterem...

21 Ekim, 2011

Az Bi Saniye Muhterem!..





Neden buradayım?..
N'apacağım?..
Nereye gideceğim ya da nasıl gideceğim?..

Bu sorular zihnimi kuşatmış durumda. Geç kaldım bunları düşünmeye başlamak için, biliyorum. Ama çabalıyorum işte be muhterem. Hem çıkmayan canımızdan neden ümit keselim değil mi?

Evet, çok kavga ettik nasip-kısmet uğruna ve çok dalaştık "Kapağı ver, kulbu al" bencilliğini kendimize düstur edinerek. Sapa, kulba, kaba itibar etmişliğimiz olduğu gibi para, pula, ihtişama aldanıp kanmışlığımız da vardır çılgınlar gibi. Amma ve lakin şimdi durdum ve çekildiğim köşeden bakıyorum bu ibret tablosuna ve görüyorum ki kimi tatlı peşinde, kimininse tuzu yok. Çok tanıdık geliyor bütün yüzler, bütün hal-hareketler ve elbette ki bütün çirkinlikler. "Sende böyle birisin işte adamım" diye kızıyorum kendime ve şöyle bir sonuç çıkıyor bütün beyin fırtınalarımdan: "Nasıl ki içi boş tencerenin bi sofrada yeri yoksa, içi boş insanların da senin dünyanda yeri olmasın artık. Ve sende içini güzelliklerle doldur ki, haddini bilip kem söz söylemeyen, elalemin namusuna yan gözle bakmayan o içi dolu insanların sofrasında bir yerin olsun inceden..."

Geç kaldım bunları düşünmeye başlamak için, biliyorum. Ama çabalıyorum işte be muhterem. Hem çıkmayan canımızdan neden ümit keselim değil mi?..


  

06 Ekim, 2011

Çok İçiyorsun!






-Çok sigara içiyorsun!?

-Ama içimdeki ateşe bakarsan, hala yeteri kadar duman çıkaramıyorum be yavrum!..

 
   

05 Ekim, 2011

Adamgiller





Bazı adamlar vardır
bazı şarkıların kendileri için yazıldığını düşünürler
Bazı şarkılar vardır
harbiden bazı adamlar için yazılmışlardır
Bazı adamlar vardır
çöplerden kağıt toplarlar
sana yazdığım mektupların değerini
sadece o adamlar bilirler
Bazı bazı düşüyorsun aklıma işte
neyse lan mevzumuz bu değil
Bazı kadınlar vardır
kestirip atmasını iyi bilirler
Bazı kadınlar vardır, abartırlar
bir gün kendilerini de kestirip attıracak kıvama getirirler bazı adamları
Bazı adamlar vardır
tam bir serdar ortaç şarkısıdırlar
Kafayı yormaz
sonuna bakmaz
ve adam olmazlar aslında
Bazı adamlar vardır
en iyi yaptıkları iş
dönüp gitmektir
Öyle bir giderler ki
sanırsın bir halt yiyorlar
Bazı adamlar vardır
tıpkı bana benzerler
Şimdi sen o kayığa bindin ya
vermesen de verdi derler
Derleeeerrr, derleeeerrr...

PoğaÇay


Oğlum iyi ki varsınız lan! Sizin olmadığınız bi dünyaya çocuk getirtmek istemem yeminle...
 
 

Filmekimi Trabzon'da (27-30 Ekim)



Hakkında bi şeyler yazacak kadar bilgi sahibi olmadığım ve bugüne kadar yollarımızın bir türlü kesişmediği bir etkinlik "Filmekimi". Etkinliğin bu yıl 10. yaşını kutlaması sebebiyle İstanbul'un yanı sıra Trabzon (27-30 Ekim), İzmir (13-16 Ekim), Konya (20-23 Ekim), Bursa (20-23 Ekim) ve Diyarbakır'da (27-30 Ekim) da gösterimler yapılacak. Elbette ki benim için mühim olan, olayın Trabzon boyutu. Madem Filmekimi bu yıl ayağıma kadar geliyor, o halde bi yerden başlayayım. Sarmazsa, yine en iyi yaptığım işi yapar ve çıkar giderim muhterem...

Filmekimi Trabzon hakkında detaylı bilgi için:

http://filmekimi.iksv.org/trabzon/tr/index.asp  
   
   

30 Eylül, 2011

Balat



Benim için "efsane" olan Ekmek Teknesi'nin [2002] jenerik müziği olarak da kullanılan bir İncesaz eseri Balat. Parça, yüzümde sebepsiz bir tebessüm oluşturmakla kalmayıp bir de kasedi, müziği ilk duyduğum güne doğru sararak içli bir "Oy oy oooooyyy..." çekmemi sağlıyor muhterem.

29 Eylül, 2011

"Katil - mp3"



...Ölmüştü! Emin değildim ama herhangi bir insan artık yaşayamazdı İtiraf etmeliyim ki tam olarak tasarladığım gibi değildi ama ölmüştü işte! Sağ gözünün yerinde, içinde kurtcukların debelendiği, çürümüş ve ezilmiş bir poşet vişne vardı şimdi. Neyse, daha fazla yormayayım zihnimi; zaten bir adam öldürmüştüm! Tekrar ve daha dikkatli baktım da sağ gözünün yerinde, içinde beyin parçacıklarının yüzdüğü kandan bir havuz vardı ve o kadar güzel görünüyordu ki bu manzara, cesedini yüzüstü çevirmeye kıyamadım. Bu güzel görüntü karşısında yapılabilecek en karizmatik ve tabii ki en klişe hareket bir sigara yakmak olurdu ama Allah'tan ben zevkli bir adamdım ve sigaramı Kanlıca'da içmeye daha tetiği çekmeden karar vermiştim...

***

...Hızlıca içeri sızdım dersem abartmış olurum. O sırada eve, kahveden çocukları toplayıp dalsam İstik'in ruhu duymaz, gözü görmezdi. Rahatça içeri girdim. İstik'i kolundan tutup, karşıma oturmasına da yardım ettim. O'na sormam gereken bir soru vardı ama adamın zili duyması ve bir de bunun üzerine kapıyı açması bile başlı başına bir mucizeler tamlamasıydı zaten. Ayılmasını beklemeye ve hatta bu süreci hızlandırmaya karar verdim. Bir kaç klasik yönteme başvurduktan ve bir kaç saat bekledikten sonra kendine gelir gibi oldu bizim koala. Artık sorumu sorup, icabına bakabilirdim.

-Ahmet!

-İstik Ahmet, bilederim!

Adam konuşmuyor, kendi kendine "Fransız öücüğü" veriyordu adeta ama yine de bu düzeltmeyi yapabildiğine göre epeyce ayılmıştı.

-Geçen sabahki poğaçaları nereden almıştın lan?

-Davul Fırın'dan almıştım bilederim!

-Hala açık mı lan orası?

-Açık tabi bilederim.

Sırf bana, "bilederim" dediği için bile ölmeyi hak ediyordu bu adam! Silahımı, mermi sağ gözünden çıkacak şekilde dayadım kafasına - tamam plana uymayacaktım ama bu planın bi parçasından ziyade bir fantaziydi - ama hemen geri çektim: Kapı zili geldi aklıma ve düşündüm ki bir insanın ölmeden önce duyduğu son melodi, o boktan şey olmamalıydı. Cebimden telefonumu çıkardım ve İstik Ahmet için son bir şarkı çaldım: Murat Kekilli - Bu Akşam ölürüm! Şarkının bitmesini beklemeden tekrar silahımı, mermi sağ gözünden çıkacak şekilde kafasına dayadım, cinayet sigaramı cesedin başında değil de Kanlıca'da içme fikrini saliseler içinde düşündüm, onayladım ve DİKŞIN! Oturduğu yerden öne doğru fırladı ama tuhaf şekilde sırtüstü düştü yere. Ben bu işlerden pek anlamam ama ölmüştü...

***

...İşte şimdi kapının önündeyim. Yol umduğumdan kısa mı sürdü ne? Buraya gelene kadar hazır olacağımı düşünmüştüm ama seçtiğim şarkılar pek işe yaramadı anlaşılan. Bir de arabayı hızlı sürdüm galiba! Neyse ya hu arabayla gelişim de plana dahil değildi zaten. Daha bir saat önce kusursuz bir planım olduğunu düşünüyordum ama şimdi dev gibi tereddütlerim vardı. Evdeki hesap, olay mahalline uymuyordu sanırım! Eldiven takmak dışında planın geri kalanına uymama kararı aldım bir anda. Susturucuyu da kullanmayacaktım! Eğer "İstik" Ahmet ölecekse, en gürültülü şekilde ölmeliydi. Merdivenleri hızlıca çıkacaktım aslında ama bugün üşengeçliğim üstümde; asansörü çağırdım, geldi, bindim, bozulan "5" tuşunun yerine "B"nin koyulduğunu anlayıncaya kadar bir süre arandım ve bir kaç saniye sonra İstik'in kapısında buldum kendimi. Kapının önündeki "Hoş Geldiniz" yazılı paspasın bana özel olduğunu düşünüp tebessüm ettim. Vay be! Ne kadar da soğukkanlı bir katil adayıydım! Zile uzandım: Dını nı nı nı nı nı nı nıııınnnn dını nı nııınnnn dını nı nııınnnn... Düşündüm de bir insanın ölmeden önce duyacağı son melodinin bu saçma-sapan kapı zili olması çok acıklıydı sahiden. Kapı öyle hızlı açıldı ki düşünmeyi yarıda kestim! İstik Ahmet, puantiyeli baksırı ve okaliptüsü fazla kaçırmış bir koalanınkilere benzeyen gözleriyle karşıladı beni. Hızlıca içeri sızdım dersem abartmış olurum....


***

...Planımı son bir kez gözden geçirdim: İstik'in evine yürüyerek gidip, evden koşarak uzaklaşacaktım, saat geç olacağı için apartmandaki ruh hastası komşuları kıllandırmamak için asansörü kullanmayacaktım, İstik'in bana karşı koymaması mucize olacağından O'nu en kısa sürede etkisiz hale getirmek için eter kullanacaktım, mermiyi sağ gözünden çıkaracaktım ve İstik yüzüstü yere mıhlanacaktı! Eldivenler yanımda, susturucu cebimde, cinayet sigarasını da aldım ve işte intikamım için hazırım!

Hızlıca bir kaç bardak çay içtikten sonra evden çıktım ve yürümeye koyuldum. Lakin hava kutup ayıları için bile soğuktu! Ziyadesiyle üşüdüm ve muhtemelen bu yüzden yol gözümde büyüdü. Geriye dönüp arabayı almaya karar verdim. Sonra düşündüm ki madem bir cinayet işleyeceğim ve madem olay mahalline arabayla gidiyorum, bari güzel bi CD yapayım da, gidene kadar katil havasına bürüneyim! Hızlı adımlarla eve döndüm, ayaklarım ağrıdı biraz ve bu yüzden bi beş dakika dinlendim. Sonraki beş dakika içinde "Katil - mp3" hazırdı: The Godfather - Main Theme, Clint Mansell - Lux Aeterna, Vangelis - Last Mohican, Eric Serra - Noon ve Zack Hemsey - Mind Heist. Soğuk çaydan bir bardak daha içtim ve bu kez arabayla yola koyuldum. Şarkıların verdiği coşkuyla beraber gazla hareket etmeye devam edersem gaz pedalımın duvarlardan geçebildiğini de iddia edebilirdim pekala! Çok geçmeden vardım, arabayı sokağın başında bıraktım ve hızlı adımlarla İstik'in oturduğu apartmana doğru ilerledim. İşte şimdi kapının önündeyim...

***

29 Eylül Perşembe, 01:47

Onüç dakika sonra hayatımın averajını - en azından - sıfırlamak için yola çıkacağım! Aynı mahallede büyüdüğüm, mahalle maçlarında kaptanım bildiğim, kızlara sataşırken yanımdan ayırmadığım, meybuzumu paylaştığım, sokağa çıkabilsin diye annesinden izin aldığım, "Karakutu"yla oynayabilsin diye evime davet ettiğim Ahmet, sağ gözümü kör edeli bir kaç sene olmuştu. Ortak taso ve misket havuzumuz bile vardı ya hu milletten "keptiğimiz" taso ve misketleri burada biriktirdik. Sonraları koptu gitti bu Ahmet. İstiklal Caddesi'ne çok takılıyor diye bizim mahallenin çocukları "İstik" lakabını taktılar elemana, öyle de kaldı zaten. İstanbul'da doğup büyümesine rağmen o İzmir ağzını bi türlü bozmadı ama işin aslı bu kör etme mevzusundan sonra kulağımı tırmalamaya başladı bana "Bilederim" demesi. Hoş bugüne kadar inanıyordum olayın kaza olduğuna ama gel gör ki sabah uyandığımdan beri İstik'in bu işi bilerek yaptığını düşünüyorum. Sonuçta insan, bir başka insanın gözüne tuzruhunu nasıl boca edebilir ki!? Zaten çocukluktan beri takmıştı gözlerime: Renklilermiş, çok güzellermiş, kızlar hasta oluyormuş, falan-filan... Yok ya hu kesin bilerek yaptı bu işi. Bu ilgilenmeleri, gelip-gitmeleri de hep bu yüzden kesin. Olaydan sonra biz, mahalleden taşınmamıza rağmen yanıma uğramaya hiç üşenmedi. Geçen sabah poğaça getirmiş mesela. Kötü de bi çay yaptı yanına. Yedik, içtik, eskilerden konuştuk... Ama bu sabah bi acayip açtım gözümü: İstik'i öldürmenin planlarını yapıyorum saatlerdir! Planımı gerçekleştirmek için gereken susturucu, eter ve eldiven gibi şeyleri almıştım bile. Bu işte ciddiydim, İstik Ahmet ölecekti! Çayın iyice dem almasını beklerken ben de planımı son bir kez gözden geçirdim...

28 Eylül, 2011

Gaipten Gelen Ses


"Bir Onur Ünlü Filmi Daha" geliyor (Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi) ve bu yeni filme hazırlanmanın en iyi yolu diğer Onur Ünlü filmlerini tekrar izlemektir. Bu aktiviteyi yaparken de Polis'in [2006] bu güzel ve manalı sahnesini gözardı etmek olmazdı.


Bir insanın hayattan ümidini kestiği bir anda silkenip kendine gelmesini sağlayacak yegane ses bu olurdu sanırım muhterem...

31 Ağustos, 2011

"Sanırım Ben Hep..."





"Bu şarkının söz ve müziğini, eleman sirkülasyonu sırasında sadece bir albümlük bir süre için bir araya gelen Ritchie Blackmore ve David Coverdale birlikte yaptılar (Bu şarkının yer aldığı 1974 tarihli "Stormbringer", Coverdale'in Deep Purple ile ilk albümüydü ve bu albümden sonra Blackmore, gruptan ayrıldı. 1984'de grup yeniden bir araya geldiğinde Blackmore vardı ama Coverdale artık yoktu.

Oralarda buralarda sürtüp, serseri bir hayat yaşayan kahramanımız (mesele onu, konser ve turnelerde ömür tüketen bir rock şarkıcısı gibi düşünün), aklıbaşında bir kızla birlikte kuracağı sakin ve huzurlu bir hayatı düşlemiştir. Hatta bu konuda, o kıza (diyelim ki onu da konserlerden birinde tanıştığı taşralı saf ve masum bir kız olarak düşünün), ne hikayeler anlatmış.

Tabii bütün bu hikayeleri, o akşam, o kızla birlikte olmak için de uydurmuş olabilir. Aslında ta başından beri hiç niyeti yoktu böyle işlere...

Fesatlık etmeyelim... Belki de öyle bir kız yoktur. Kahramanımız, kafasında yarattığı sanal bir kızla, ileride bir gün, sakin bir hayat kurmayı düşlemiş de olabilir.

Fakat heyhat, kahramanımız anlamıştır ki, huzurlu ve sıradan bir hayatın adamı olamayacaktır! O, her zaman  oraya-buraya koşturan bir ganimet avcısı olarak kalacaktır.Giderek yaşlandığını bilmesine rağmen durum böyledir... Yapacak bir şey yoktur. Tabii kızla beraber olduğu gecenin sabahında, kıza ayak atıyor da olabilir: "N'ayır! N'olamaz küçüğüm... Ben serserinin biriyim... Ben sana uymam... Zaten sen de benimle yapamazsın... Hem ben artık gitmeliyim...

Kız bu ayakları yemiş midir? Yoksa "Alçak adam, beni kötü amellerine alet ettin... Şimdi Jonathan abime haber vereyim de seni bir güzel benzetsin!" demiş olabilir mi? Jonathan abisi gelip (Meğer bu da tutucu bir İrlandalıymış, senaryoya bak!), Ritchie veya David'i dövmüş müdür? Bunları bilemiyoruz. En iyisi dedikoduyu bırakıp şarkımıza bakalım...

Sana sık sık hikayeler anlattım
bir serserinin hayatını nasıl yaşadığıma dair
elini tutup sana şarkılar söyleyeceğim günü bekleyerek
sonra belki bana
"gel yanıma ve beni sev" diyecektin
ve ben tabii ki (yanında) kalacaktım


Ama giderek yaşlandığımı hissediyorum
ve söylediğim şarkılar
uzaklarda yankılanıyor
tıpkı dönüp duran
bir yeldeğirmeninin sesi gibi
sanırım ben hep
bir ganimet avcısı olarak kalacağım


Çok zamanlar bir yolcu oldum
yeni bir şeyler aradım
eskinin günlerinde
soğuk gecelerde
sensiz dolandım durdum
ama o günlerde
gözlerimin seni yanımda dururken gördüğünü düşündüm
körlük kafa karıştırsa da
senin orada olmadığını gösteriyor (sonuçta)


Ama giderek yaşlandığımı hissediyorum
ve söylediğim şarkılar
uzaklarda yankılanıyor
tıpkı dönüp duran
bir yeldeğirmeninin sesi gibi
sanırım ben hep
bir ganimet avcısı olarak kalacağım


Sanırım ben hep
bir ganimet avcısı olarak kalacağım..."


Hamiş: Alper Eğmir'in 02 Eylül 2002 tarihli yazısından ve andrew'un Ekşi Sözlük'teki 14 Şubat 2005 tarihli entrysinden alıntıdır...

27 Ağustos, 2011

"Çingene"


Bir kadını güzel yapan en önemli şey sesi olabilir mi düşündüren Nawel ben Kraiem der ki: "La tzigane"
Kulak verip, huzur bulmak gerek ara-sıra...




20 Ağustos, 2011

"Başka Bir Şehirde Üniversite Okumak"


"Okul süresince insanın arada bir yerlerde kalmasına neden olan durum.


Kalkıp okuduğunuz şehre gidersiniz, tam arkadaş ortamını oluşturursunuz, coşmaya başlarsınız yavaş yavaş falan derken dönem biter kalkıp doğup-büyüdüğünüz topraklara dönersiniz. İlk birkaç gün eski ortamınıza ayak uydurmakla geçer, arkadaşlarınızı ararsınız yahut onlar size ulaşırlar, bir süre sonra havaya girersiniz, gezer-tozar eğlenirsiniz derken hoooopp tatil biter, tekrar okuduğunuz topraklara dönersiniz...
Böylece bu işlem kendini tekrar etmeye başlar ta ki okul bitinceye kadar...


Gidip gelmek koymaz da nerenin sıla nerenin gurbet olduğunu bilememek ya da neye hasret duyup, vuslatı nerede arayacağını şaşırmak canını sıkabilir insanın..."


Ekşi Sözlük'teki aynı tanımlı başlıktan, 12 Aralık 2009 tarihli entryimdir bu. Şimdi tarih 20 Ağustos 2011 ve ben, bu "can sıkabilecek" soruların cevabını buldum muhterem...


18 Ağustos, 2011

Ne Atkıymış Arkadaş!..



Gerçekten oldum mu acaba ya da asıl soru "Bu işler bu kadar kolay mı oluyor?" olmalı galiba. Toplamda altı cümlelik ve hepi-topu bir kaç saniyelik diyalog kafi midir yani:


-Pardon, atkıma basıyorsunuz!?


-Atkı?


-Sağ ayağınızın altındaki şey, benim atkım.


-Ben onu hiç fark etmedim. Fark etsem basmam yani üstüne. Cidden bak, biler...


-Ayağınızı kaldırsanız da alsam atkımı!


-Yanlışlıkla oldu diyorum ya hu niye kızdın bu kadar? Ne atkıymış arkadaş, Gollum tribine girdin iki dakikada: atkımısss, kıymetlimisss. Al, kaldırdım ayağımı.


-...


Bu kadar basit olabileceğini düşünmemiştim hiç: En azından üç-beş sefer görüp-konuşmam gerekirdi bana kalsa. Türk Dili-I dersinin çıkmış sorularını bile ezberleyemeyecek kadar zayıf olan hafızam, kızın yüzünü, gözümün önüne mıhlayacak kadar güçlenmişti bi anda. Bazen yolda yürürken küçük bi sinek musallat olur, tam gözünüzün önünde uçmak, kısa hayatının en önemli vazifesiymiş gibi davranır ve ne kadar çabalasanız da oradan gitmez ya onun gibiydi şu anda durum. Her ne kadar o şok anında "gollum" falan gibi kelimeler ağzımdan çıkmış olsa da kızı sineğe benzetecek değilim ya hu yanlış anlaşılma olmasın... Kimdi acaba? Kafeye takıldığına göre Ali Kemal Abi tanır belki, gelince sorayım. Ama bi dakika! Önce durumumu netleştireyim; gerçekten aşık oldum mu? Mideme kramp falan girmedi. Bakayım, ateşim var mı?.. Hayır, yok! Kalbim o kadar hızlı atıyor ki ben bunu fark edemiyorum kesin?.. O da rutin güm-gümünde devam ediyor... Demek ki aşık falan değilim. Boşuna birilerine sorup da dillerine düşmeyeyim en iyisi. Hüüpppffffffsssssss... Oha, çaya şeker atmayı unutmuşum! Ahanda belirti bana, harbiden aşık oldum lan galiba!..


-N'apsam, nereden başlasam bu işe?


-Bilmem ki nasıl yapsak?


-Fena aşık oldum lan galiba!


-Harbi durum vahim gibi adamım.


-O kızı bulmam lazım!


-"Gollum" demişsin oğlum kıza!


-Kızı bi bulalım, ben orasını hallederim be muhterem.


-Bence olay "gollum"da bitmiş. Kız sana insan gibi yaklaş...


-Fatih, sen benim arkadaşımsın lan. Şu an bana cesaret, fikir, moral gibi şeyler vermen lazım.


-Ben, seni boş yere ümitlendirmek istemiyorum kar...


-Fatih, kalk git!


-İyi de kardeşim, sen şimdi...


-Fatih, çık radarımdan, ayık ol!


-Bi sigara ver bari oğlum, para yok cebimde?


-Hak ettin mi lan sigarayı!? Yürü git, iyi gün dostu kötü adam Seni. Düğünümüze de gelme lan sakın!


Harbiden gitti adam. Ceza sahasında pas verecek arkadaşını arayan futbolcu kadar yalnızım. İşin kötüsü kızın güzelim yüzünün yerini Fatih'in sigara isterkenki yüzü aldı. Harbiden ya hu neden sigara içmiyorum ki? Şıkt... Çıks, çıks, çıks... Huuuuuffffsssss... Füüüffffsssssss... Bi fırtın bu kadar işe yarayacağını tahmin etmemiştim: İşte yüzü yeniden karşımda. Harbi güzel kız yalnız. Annem de sever görse: Gözleri deniz, kaşları ufuk çizgisi, saçları gökyüzü, burnu sol profilden çok başarılı-kesin hep o taraftan fotoğraf çekiliyordur-, boyu uzun muydu, yoksa sinirlenince karşımda büyüdü mü?.. Ahanda Ali Kemal Abi geliyor.


-Ali Kemal Abi! Bi bakar mısın?


-N'aber Feyyaz?


-İyi be abi n'olsun işte. Senden naber?


-Kötü be kardeşim. Şuraya bak, interneti yirmidokuz liralık aldım güya ama her ay...


-Abi, güzel insan, Ali Kemal Abim tamam, anladım onu. Daha mühim bi mevzu var. Bi kız gördüm Abi! Yarım saat falan önce buradaydı. Hani kafeye gelmiş ya tanırsın belki?


-Adı ne, öğrenci miymiş?


-Ben de bunları merak ediyorum Abi. Ha bi de nasıl bulurum kendisini falan?


-İsim falan yok yani? Kızlara sordun mu? Onlar tanırlar belki?


-Sordum Abi, tanımıyorlar.


-Onların tanımadığını ben hiç tanımam be Feyyazım!


-Abi kameranın tam karşısında oturuyodu, bi baksak kayıtlara? Görünce tanırsın belki?


-Oğlum onun içinde kamera yok ki maket o lan. Öyle görüntü olsun diye koydum onu.


-Bana bi akıl ver o zaman Abi, n'apıcam ben, nasıl bulacam bu kızı?


-Takma lan bu kadar. Rastlarsın yine bi yerlerde, dikilirsin karşısına, dersin ki böyleyken böyle. Mesela biz yengenle...


-Abi Allah aşkına devam etme! Bi perşembe günü saat ikiyi dört geçiyordu, çarpıştınız, yengenin kitapları dağıldı, sen toparladın, yengenin üstünde kırmızı bi kazak, siyah bi etek, siyah çoraplar ve kırmızı pabuçlar vardı...


-İnterneti nasıl yapsam sence?


-Abi dalga geçiyorsun değil mi? Şu durumda bu bi şaka değil mi Abi? Hala sorulacak soru mu bu? Sınırsıza geç Abi, kaç kere söyledim bunu sana. Sabitle faturanı, kafan rahat olsun.


-Haklısın kardeşim, gidip halledeyim şu işi. Hadi ben kaçtım.


-Abi eyvallah, Allah'a emanet...


Hooopppp Ali Kemal Abi de gitti ve bu kez de kırmızı kart gördükten sonra soyunma odası girişinden yarıçıplak maç izleyen bi futbolcu kadar yalnızım... Acaba adı neydi? İpek? Selin? Ceren? Sıla? Buse? Elif? Pelin? Gizem? Işık?.. Facebook'ta arasam?.. Okulun itiraf sayfasına yazsam?.. Nasıl anlatsam?.. Nereden başlasam?.. Ah ne yapsam, ne yapsam kurtulabilsem?.. Ne yapsam gönlümü avutabilsem?.. Ne saçmalıyorum lan ben! Kendine gel Feyyazım, halledecez bu olayı. Dını nının dını nının dını nının dın... Dını nının dını nı nın dını nının dın... Dını nının dını nının dını nının dın... Dını nının dını nının dını nının dın... Kimin lan bu telefon? Ahanda kızın kalktığı masada çalıyor! Dını nının dını nının dını nının dın... Acaba bana sinirlenip telefonunu masada unutmuş olabilir mi? Dını nının dını nının dını nının dın... Bu kadar şanslı olabilir miyim acaba? Dını nının dını nının dı...


-Efen... Alo? Eeee ben, atkına basan kaba insan! Telefonu kafede, masanın üstünde unutmuşsun da uzun süre çalınca bakayım dedim. Tamam o zaman ben buradayım zaten, beklerim seni. Kasaya mı bırakayım? Gerek yok ya hu ben oturuyorum zaten, benden alabilirsin. Tamam o zaman bekliyorum...


***

11 Ağustos, 2011

"Oku" ve Hemen Unut!





Garip mahluk bu "insan" denen kütle. İsmi, cisminde tevellüt eden türden. Bir ara merak edip bakmıştım, ne demek diye; Kur'ani bir terimmiş. Yani insana ilk Allah, "insan" demiş. Öncesinde ne deniyordu geyiğindeki sorulara verebileceğim en geyik cevap "hangi öncesi?" olacak elbette. Nisyan kökünden türemiş olup, bir abartma ekiyle birlikte "çok çok unutan" demekmiş ki insanın bu yönüne, Kelamullah'ta da sık vurgu yapılır. Öyle ya, unutuyoruz maalesef ( ilahi takdire ne kadar maalesef denebilirse o kadar maalesef tabi). Mesela sokakta ölmüş bir kediyi, üzerine bastığımız toprağın üzerine basanları, herşeyden unutulmaz o ''kun'' emrini, ve ''dağlar gibi yürüyen gemiler''i... İnancı da unutuyoruz şaşırtmadan fıtratlarımızı, Allah'a, çok unutana, vicdana ve sevgiye tabi ki.

Unutamadığımız bir şey varsa ki var maalesef (bkz: ilk maalesef), hırsımız sanırım. Yarın için olan kaygılarımız var ya, işte tam o unutulası unutulmazın, unutulmazlık gerçeğinden. Büyük adam olacağız hepimiz, zira bu bize sorulan 'büyüyünce ne olacaksın' kokuşmuş sorularından kalan mirastır. Tam burada aklıma Tyler Durden karakterinden bir replik geldi aklıma. "Her biriniz ileride bir pop yıldızı, bir futolcu ya da bir iş adamı olacağınızı hayal ediyorsunuz. Ama (noktadan sonra ama ile başlanmaz diyene selam olsun) gerçek şu ki, hiçbir bok olamayacaksınız. Doğadaki tüm organik maddeler gibi çürümeye mahkumsunuz" gibi bi şeylerdi işte.

Aslolan şu ki burada, bu çürüme ki, işte en çok unuttuğumuz unutuşumuz...

06 Ağustos, 2011

Tik-Tak




Ne kadar aradıysam 
suyunda bulamadım tak'ları 
zaman denilen kuyunun 
yüzümde bu yüzden 
yalnızca tik'lerini taşırım 
çocukluğumun 

Yarısını tuttum 
çocuk doktorum olmamı isteyen anneme
hasta yatağında verdiğim sözün 
doktor olamadım ama 
çocuk kaldım 

İki çocuk 
rahatlıkla oturduğumuz 
kapının eşiğine 
kendi başıma zor sığıyorum bugün 
büyüdükçe insan 
yalnız mı kalıyor ne?.. 

Sunay AKIN- Kaza süsü [1999]

04 Ağustos, 2011

Sympathy for Mr. Vengeance


Sympathy for Mr. Vengeance [2002], Güney Kore'li yönetmen Chan-wook Park'ın "İntikam" temalı üçlemesinin birincisiymiş. Nedense Oldboy'u [2003] ilk izlediğim dönemlerde merak edip araştırmamışım bu adam kimdir, necidir, neler yapmıştır diye. Geç de olsa farkına vardım hadisenin ve film sohbetlerinde ismini zikredebileceğim bir film izlemiş oldum. Sırada Sympathy for Lady Vengeance [2005] var elbette.
İntikam, bir zincirleme film tamlamasıdır muhterem!..

"Futbol, Asla Sadece Futbol Değildir!..

Sadece gönlümüzü değil, zamanımızı, paramızı, emeğimizi verdiğimiz ve saf düşüncelerle "Güzel oyun" diye tanımladığımız futbol için bugünlerde en çok sarf edilen söz öbeğidir belki de Simon Kuper' in 1994 yılında yayınlanan kitabının da adı olan "Futbol, asla sadece futbol değildir". Genel olarak, futbolu merkezi haline getiren güzellikleri ön plana çıkarmak için kullanılan bu söz, bugün işlenen suçların üzerine geçirilen bir kılıf haline gelmiş durumda. "İşlenen suçları karşılıksız bırakın! Çünkü futbol, asla sadece futbol değildir. Bunca insan ekmek yiyor, milyonlarca taraftar var, sahadaki futbolcunun emeği n'olacak?" vesaire, vesaire...


Bizim güzel oyunumuz yeni kirlenmedi aslında: Biz Trabzonspor taraftarları biliriz ki bu boka batmışlık, bizim şampiyonluğa olan hasretimizle akrandır. Bazıları buna aşağılık kompleksi diyorlar ama bizim için gerçek olan bu. Nitekim hala devam eden "Şike Soruşturması" haklılığımızın en büyük ispatıdır. Bu işlerden en çok biz çekmişizdir herhalde muhterem ama hiç bi zaman yılmadık. Çünkü Biz, statükoyu devirenlerdik. Ezildikçe büyüdük Biz. Öyle büyüdük ki herkesin kabulleneceği şekilde "Bize her yer Trabzon" diyebildik günün birinde. Ezildikçe daha çok bağlandık sevdamıza. Öyle bağlandık ki bazılarımız can verdi bu sevda uğruna...

Yaşanan hiç bir olumsuzluk yüz çevirtmedi Biz'e; "verin topumu ben oynamıyorum" dedirtmedi. Ama muhterem kendi adıma konuşmalıyım ki ben artık küstüm "Güzel oyuna". Bu akşam öyle bir maç izledim ki içim içimi yedi, üzüntümden olsa gerek belki de ilk defa hiç ağzımı açmadan maç izledim. Pek çok şey düşündüm maç bitene kadar, pek çok kötü hatıra canlandı gözümde ve en sonunda kendi kendime "Ben bu oyunun nesini seviyorum, niye kendimi paralıyorum bu oyun için?" gibi sorular sordum. Yine kendi kendime  cevaplar vermeye çalıştım ama bu kez ikna edemedim sanırım içimdeki Trabzonspor sevdalısını. Verilmeyen goller, ayarsız kararlar, çıkarılan kartlar, yüzsüz rakipler... Ben daha fazla dayanamıyorum bu işe zira bir tek Trabzonspor'um yetmiyor bu işi tersine çevirmeye, oyunu güzelleştirmeye. Düşünüyorum da Simon Kuper haklı: Futbol, asla sadece futbol değil. Çünkü futbol, sinir harbine girmek ama çıkamamak, günah sahibi olmak, sevdiğin insanların kalbini kırmak, haksızlığa uğramak ama sisteme boyun eğmek gibi anlamlar da taşıyor artık.

Ben, Trabzonspor'un, Benfica ile oynadığı iki maçın ardından futbola inancımı kaybettim ve artık futbol benim gözümde eski değerine asla sahip olamayacak. Evet, bir Trabzonspor sevdalısıyım ve evet, sevdamı yüreğimin derinliklerine gömeceğim kürek kürek. Alışırım be muhterem. Ne de olsa ilk defnim olmayacak o mezarlığa...

30 Temmuz, 2011

Prestijli Bir Kara Şövalyenin Başlangıçı!..

Spor gazetesi vari bi başlık kullanmış olduğumun farkındayım ama Nolan'dan bahsederken bu kelimeleri sarf etmemek olmaz muhterem. Aksi halde "Bi saattir konuşuyoruz bi kere bile prestij demedik!" falan diye çıkışanlar olabilir. (Atilla Dorsay tribine girdim ya la)


Her neyse, olay çok basit; bugün Christopher Nolan'ın doğum günü muhterem! İyi ki gelmiş bu dünyaya da bizlere bu güzel filmleri izletmiş. Pek bi severim kendisini ama bi de Türkiye'de film çekse ya da ne bileyim "müslüman oldu" dedikoduları falan dolanmaya başlasa daha bi sevebilirim kendisini, haberi olsun...

Oh Shit!



Geleceğe dönüşte yayaya yol veren adamın giderini yabana atmamak gerek muhterem...

Ben Böyle Uçarım Bazen...


        Eski kafalı adamım; eskiye dair ne varsa hayranlık duyarım muhterem- ispanyol paça pantolon ve fırfırlı gömlekler hariç elbette-. Taş plaklar, üstü açık Impalalar, işlemeli mobilyalar, o koca koca ahşap radyolar, siyah-beyaz filmler, Türkan Şoraylar, Zeki Mürenler, manyetolu telefonlar, yüksek tavanlı evler, el emeği-göz nuru danteller, köy evleri, telgraflar, daktilolar, gramafonlar, hasretler, vuslatlar, ayrılıklar, sevdalıklar... Evet, bunlar ve bunlar gibi o dönemlere ait ne varsa hayranlık duyarım ama sevdalıkların yeri çok ayrıdır benim için. Sevdalık deyince aklınıza öyle filmlerdeki zengin kız-fakir çocuk, fakir kız-zengin çocuk, fakir kız-fakir çocuk-zengin kötü çocuk ya da ne bileyim zengin çocuk-fakir çocuk gibi ilişkiler gelmesin muhterem. Benim hayran olduklarım kiminin son dönemlerine şahit olduğum, kiminiyse bi efsane gibi insanlardan duyduğum, bizim köylerde yaşanan hikayeler.

        Bir kere bile "Seni çok seviyorum aşkım!" demeyen, bir kere bile günaydın mesajı atmayan, bir kere bile sarılıp uyumayan, bir kere bile el ele tutuşup dışarlarda salınmayan, bir kere bile akşam yemeğine çıkmayan, birbirlerine verebildikleri en güzel hediyeler el örgüsü bir atkı, çorap ya da şehirden gelirken alınan bi basma etek olan ve hatta bir kere bile birlikte fotoğraf çekilmeyen insanların sevdalıkları benim hayranlık duyduğum.

      Gıvırcığun İsmail, gurbette çalışan bi adammış mesela. Hayatı el memleketlerine telefon hattı çekmekle geçmiş. Senede ya üç defa uğramış Holefter'e ya da beş. O zamanki şartlarda sevdalığa zaman ayırmak mümkün değil ebette ama içten içe hep sevmiş Hamiye Kadın'ı. Öyle sevmiş ki hayatının son on yılını yatalak ve dünyadan bihaber şekilde yaşayan Hamiye'sinden bir an bile ayrılmamış. Yemeğinden temizliğine her türlü ihtiyacını karşılamış, aynı yastığa baş koymaya devam etmiş, Hamiye Kadın, O'nu bırakıp gidene kadar. Altı yıldan fazla olmuş Hamiye'si öleli ama bugün bile sözü edildiğinde gözleri dolarmış 87 yaşındaki bu çakır gözlü ihtiyarın...


      Hacı Yakup, sert adammış vesselam; astığı astık, kestiği kestik cinsten. Koyunlarla konuştuğu anlatılacak kadar da yaylacıymış bu koca adam. Ayşe Nene'de komşu köyün güzellerinden hani. İşin başında bi sevdalık hikayesi yok muhtemelen ama eşin-dostun aracı olmasıyla kurmuşlar işte yuvalarını. Sonralardaysa ne Hacı Yakup belli etmiş sevgisini ne de Ayşe Nene diyebilmiş bi şeyler. Bu mevzuları öylesine ayıp görürlermiş ki bu fotoğraf çekilirken aynı karede olduklarını bilmemişler. Öyle olduğunu bilseler razı gelmezlermiş. Zaten Ayşe Nene'nin fotoğraf çekilmek için sıra beklediği de bellidir halinden. Şimdi ikisi de hemen arkada görünen caminin mezarlığında, yan yana yatıyorlar muhterem ve benim bu iki sevdalıya dair hatırladıklarım ise Hacı Yakup'un son zamanlarında torununa Nene ile ilgili ettiği vasiyetler ve Ayşe Nene'nin, her gece Hacı Yakup için döktüğü gözyaşlarıdır...

        Daha nice hikayeler bizim oralarda; Mehmet ile Emine, Fadime ile Saadettin, İbrahim ile Menşure... Bugün hikaye diliyle anlatılan bu sevdalıklar, bi zamanlar gerçekti. Bugün gerçek diye yaşadıklarımızsa yine aynı bugünümüzün "hikayeleri" aslında. Bugün, hemen hepimiz sevgi olduğunu düşündüğümüz duygular için  pek çok şey yapıyoruz, hepsine eyvallah. Yerinde ve zamanında yapıldığında güzel şeyler elbet ama gönülden bağlı olmak çok farklı be muhterem...

"Tiyze Nasilsun?"

      
Sıradan bi günün sonunda Trabzon-Sürmene otobüsüyle eve doğru gitmeyken Moloz durağından bir tiyze otobüse bindi ve tam karşı koltuğuma oturdu- her zamanki gibi terste kalan koltukta oturuyorum; ihtiyarların bu koltuklarda oturmak istemediği bi gerçek -. Çok geçmeden bu tiyzemiz rahatsızlandı ve kendinden geçti. Bana kalsa tiyzenin ruhunu Moloz'da unuttuğunu söyler ve geri dönüp ruhu alırsak her şeyin yoluna gireceğini iddia ederdim ama duyarlı vatandaşlarımız benden önce davranarak olaya müdahale ettiler , biraz da iyi etiler galiba. Yüze su vurma, kolonya koklatma gibi geleneksel yöntemlerden taviz vermeden tiyzeye yardımcı olmaya çalışan hemşire kızımız sayesinde olsa gerek ki tiyze birkaç dakika sonra kendine gelir gibi oldu. O ana kadar sessiz bir şekilde yanımda oturan mavi gözlü, kırmızı bakışlı abi bir anda olaya dahil oldu ve sonrasında ortaya benim için unutulmaz olan şu diyalog çıktı muhterem.


-Tiyze nasilsun bilema daha eyisun daaa?
-Yok uşuum yok çok fenayim.
-Yok yok tiyze haşimdi daha eyisun.
-Eyi değilum uşuum dur gonuşturma bakayim beni!


Ve efsane abiden efsane bi ceva geldi:


-Tiyze ben Ofliyim,bizde yarim hocaluk vardu. Okudum seni daa birazdan hiçbişen galmaz...

25 Temmuz, 2011

Ve Hugo, İsmail'in Parmaklarının Ucunda!..



Güzel günlerdi muhterem, umut doluyduk. Okulda öğlenciydim ama yine de sabah erken kalkar ilk iş Bakkal İsmail Abi'den süt ve ekmek alır sonra da kurulurdum televizyon başına- o zamanlar iyi bi öğrenci olduğum için ödevlerimi akşam okuldan gelince çabucak yapardım -. Kanal 6 vardı ozamanlar, HBB'nin olduğuna bile yemin edebilirim. Herneyse, bu Kanal 6'da "Hugo" diye bi program çıkardı ve ben çılgınlar gibi izlerdim o sıfatsız kahramanın ailesini kurtarma çabalarını. Derin duygular beslerdim O'na; çocuk aklımla medeniyet denen şeyin Hugo olduğunu bile düşünürdüm. Zira tek dişi kalmış bu adamın nasıl olupta telefonun 4 tuşuyla sola, 6 tuşuyla sağa gittiğini çözemezdim pek.

O güzel ve umut dolu günlerde Hugo'yu bu denli hayranlıkla takip ederken bugünüme böylesi etkileri olabileceğini hiç düşünmemiştim eci. Hem zaten nasıl düşünebilirdim? O zamanlar kadınların da pipisi olduğunu sanan, sayfalarca ters çatı çizerek yazı yazmayı öğrenen, evinin adresini bilmeyi marifet sanan bi çocuktum ennihayetinde. İlk zamanlar sadece izleyici olarak kalsam da sonraları "Ne var lan 4'e, 6'ya basmakta!" diye düşünüp yarışmacı olmak için telefonlara sarılmaya başlamıştım. Çılgınlar gibi Hugo'yu arar olmuştum ve hatta artık Bakkal İsmail Abi'den ekmek ve süt almaya bile gitmiyordum ballim. Baba olacağım günü hayal etsem Hugo'nun çocukları gibi çocuklar hayal edecek kıvama gelmiş, Cadı Sila'dan en az üst kattaki Pakistan'lı komşumuzdan ettiğim kadar nefret eder olmuştum. Yanlış hatırlamıyorsam hayatımda ilk küfürü de bu afet-i devran cadıya "orospu" demek suretiyle etmiş ve "Ağzına pul biber sürerim" tehditlerinin gerçek olmasını sağlamıştım.



Hatırlayınca tebessüm ettiren anılar bunlar ama neden bugünüme etkisi var ki bu interaktif yarışmanın? Mesela ısrarla aramam gereken bi yer ya da bi insan olduğunda "Arama ismailim. Nasılsa düşemeyecek" diye düşünürüm bilinçaltımdan zeytinyağı misali üste çıkan Hugo anılarımla. Veya Soner Sarıkabadayıdan Pas'ı dinlediğimde aklıma yalnız ve yalnızca Hugo gelir. Ne vakit evdeki telefonun 2,4,6 ya da 8 tuşlarına bassam Hugo'nun bi yerlerde sağa, sola, yukarı ya da aşağı hareketler yaptığını hayal ederim. Hatta bazen bi level daha atlayıp yine aynı tuşları kullanarak Hugo'ya çeşitli danslar bile yaptırırım kendi kafamda...

İşte böyle Hugocan; belki yıllar geçti seni aramalarımın üstünden, belki bi sürü oyun konsollarını kuma yaptım sana ve belki bi sürü bilgisayar oyununda bi sürü karaktere binlerce manevra yaptırdım ama gel gör ki içimdeki 4'le sola, 6'yla sağa, 2'yle yukarı ve 8'le aşağı gitme hayalini bi türlü bastıramadım. Seni ailene kavuşturamamanın mahcupluğunu hala atamadım üstümden ve  Tolga Abi'nin "Veee Hugo, İsmail'in parmaklarının ucunda!" sloganını telefonun ahizesinden duyamamanın hayal kırıklığını onaramadım hiç be adamım. Çıkıp gelsen ve dönsek o günlere keşke lan. Dedim ya oğlum; güzel günlerdi, umut doluyduk.

Hugo! Kahramanım benim...

Hoşuma Gitmedi, Kafama da Yatmadı...

           
             Yaklaşık bir saat evvel arşivlerimizde yerini alan gün biz Trabzonlular için ziyadesiyle mühim ve unutulmaz bi gündü. Avrupa Olimpik Gençlik Festivali 2011'in açılış töreni mabedimizde, Avni Aker'de yapılmıştı. Bu demek oluyordu ki kırkdokuz memleketten binlerce insan Trabzonumuz'a ayak basacak; guymak, gaygana, gara lahana, Akzaabat köfte, burmalı tatlı, laz böreği gibi bize has yemeklerden yiyecek, Beşirli'de volta atacak, Ganita'da soluklanacak, Uzun Sokak'ta kalabalığa karışacak, Ayasofya'da kahvaltı yapacak, Boztepe'de semaverden çayın hasını içecek, Sümela'ya şaşıracak, Bordo-Mavi'nin ne anlama geldiğini öğrenecek, çarşamba akşamı Benfica maçında Trabzonspor'u destekleyecek, kemençeyle coşacak, tulumla hüzünlenecek, kolbastıyla dağıtacak,  ve hatta belki de bu yıl fındığın az oluşuna üzülecekler. İnsan sakin kafayla düşündüğü vakit organizasyonun Trabzon için ne derece mühim olduğunu idrak edebiliyor muhterem. Bir kaç yıl önceyi düşününce, hani bu şehrin katil yetiştirmekle itham, asker müdahalesiyle tehdit edildiği zamanları, dünya gözüyle bugünleri görebilmek paha biçilemez sahiden...

            Eminim ki açılış törenini milyonlarca insan izlemiş ve bu ülkenin Trabzonu ile gurur duymuşlardır. İşin içinde olan büyüklerimiz, başından sonuna müthiş bir organizasyona imza atarak "Biz"lerin göğsünü ziyadesiyle kabartmışlardır falan filan eyvallah amma ve lakin açılış töreni sayesinde hoşnut olmadığım bi durum gözüme battı ve sahiden canımı yaktı muhterem. Her şeyin muhteşem olduğu bir Trabzon gecesinde kolbastının kötü oluşunu kabullenemedim. Yine aynı şey oldu; değişik kostümler içindeki gençler, zorlama bir müzik eşliğinde, budanmış, kısıtlanmış ve dar bir kalıba sokulmuş olan kolbastıyı keyif almadan oynadılar adeta. Bunun bir diğer örneğine 2007'de düzenlene Karadeniz Oyunları'nın açılış töreninde rastlamıştım. Lakin orada kareografi ve müzikler durumu kurtarmaya yetmişti. Şimdi muhterem, kolbastı, oynayan insanın kafasına göre figürler türettiği, nasıl keyif alıyorsa öyle icra ettiği ve tabir-i caizse dağıttığı bir oyundur. Elbette ki böyle bir organizasyona düğün salonu çıkışında topladığınız Farozlu gençler ile katılamazsınız ama böylesi dağınıklığıyla güzel bir oyun üzerinde bu denli bir "düzen" kurmaya çabalarsanız, onun özünü kaybetmesine neden olur ve keyifsiz hale getirirsiniz.

            Ya hu her zaman olduğu gibi bi türlü toparlayamadım hikayeyi hafız. Neyse işte, benim için kolbastı, "Faroz Kesmesi" ile inceden başlayan ve sonrasında hızlanan müzikle sistemsiz bi şekilde dağıtılan oyundur. Ben bu oyunu böyle gördüm ve böyle sevdim. Aksi şekilde ortaya konan kolbastılarıysa hiç bir zaman benimseyemeyeceğim muhtemeln. Mutlaka dün akşamki performansı beğenenler olmuştur ama ben becil bi adamım ve bekliyorum ki her şey benim istediğim gibi olsun.



Not: Söz konusu Trabzon ve O'nun ile ilgili bir şey olunca ciddileşiyorum ve ciddileşince de saçmalıyorum galiba ama maksat, sayfa öksüz kalmasın, tarlalar sürülsün, ekinler yeşersin muhterem.

17 Temmuz, 2011

"Ne Yazıyor O Kağıtta?"

Hatırlayanlar muhakkak vardır, bu hatun kısmı ilkokul zamanlarımızda kendi aralarında alfabeler oluşturmaya ve yine bu alfabelerle yazılmış not kağıtlarını elden ele dolaştırmaya pek meraklıydılar. Kah harflere kelimesel manalar yüklenerek yapılırdı bu alfabeler kah her harfe rakamsal değerler verilerek. Hatırladıklarımdan bazıları şöyleydi: A harfi yerine 6, İ harfi yerine 2, e harfi yerine ə... Bunlardan biriyle yazılmış bir not kağıdı hanımkızlarımızdan birinin eline geçtiğinde ya aptal bi gülümseme belirirdi yüzünde ya da çok uçlarda bi hüzün kaplardı ortamı. Ortası yoktu bu tepkilerin muhterem ya da ben abartmayı sevdiğim için yokmuş gibi hatırlıyorum.  Belliydi ki mevzu bi erkeklerle ilgiliydi amma ve lakin bi türlü dahil olamazdık olaya. Tam mevcut alfabeyi çözer gibi olurduk ki bu hatunlar tarihteki bütün milletlere nazire yaparcasına bi yenisini daha icat ederlerdi hafız.

         
Mesela benim ilkokuldan kalma hatıra defterimde - evet o saçma şeyden bende de var, okuyup okuyup çocukluğumla ilgili bi takım şeyleri merak ederim hafız - bir sürü klişe yazı ve iğrenç maninin yanında, tam da o dönemler saçını çekecek kadar çok sevdiğim, dansa davette reddedecek kadar namusum bildiğim hatunun sayfasında bu alfabelerden biriyle yazılmış bir not vardır. Yıllardır aklıma geldikçe açar, bakarım. Yaptığım çalışmalar sonucu bi yere kadar geldim aslında ama en önemli yerinden sonrasını çözemiyorum muhterem. Gece gece aklıma geldi, açtım, baktım, uğraştım, didindim ama yok! Yine bi sonuca varamadım. Sonra geldim derdimi uzun ve süslü cümlelerle buraya döktüm. Neden? Belki bu şifreyi çözebilecek birileri çıkar da bu esrarengiz notun vermek istediği mesajı yıllar sonra almış olurum. Hayır, ne yazıyor bileyim de ona göre bakarsın facebook'tan eklerim sahibini...

İşte o not: S. A. O. S. V. D. A. O. S. D. E. O. S. A. C. Ö. L. S. B. S.

Sokakta "Hayat" Var Uşaklar!..



Zamane çocuklarını sokaklarda görmek zor muhterem. Yaptığım gözlemlere göre - çok zor bi şey yapmış havasına girdim, bozmayın - vakitlerinin çoğunu teknolojik aletlerin yakınlarında geçiriyorlar. Kızmıyorum onlara zira düşünüyorum da sanal bebek gibi saçma bir şeyin infial yarattığı çocukluk dönemimizde Ipod Touch icat edilmiş olsa biz erkek çocukları tasoyu ya da misketi onunla oynarken kızlar da "İp atlama" veya "Yakan top" uygulamarını indirir, oralarda takılırlardı muhtemelen. Yine de takvimler hangi yılı gösterirse gösterirsin, teknoloji nerelere giderse gitsin "Hayat" sokaklardadır hafız ve bugünün veletleri de gelecekte işe yaramaz ihtiyarlar olduklarında bugünleri için ziyadesiyle hayıflanacaklardır.


Madem çocukluğumuza falan değindik bi tekerleme ekleyeyim buraya da yazım uzun ve dolayısıyla derin manalar taşıyormuş gibi görünsün muhterem...


Portakalı soydum,Başucuma koydum,
Ben, bir yalan uydurdum.
Duma duma dum, kırmızı mum!

Dolapta pekmez,
Yala yala bitmez.
Ayşecik cik cik
Fatmacık cık cık
Sen bu oyundan çık
!..

Ne Diysın Travis?


Travis kardeşim, var bi sıkıntın ama anlatmıyorsun ki yardım edeyim. Hayır seviyorsan git konuş diyeceğim ama mevzu gönül işi değilmiş gibi sanki...

-You talkin to me?
-Ne diysın Travis?
-You talkin to me?
-Zorun nedu ballim?
-You talkin to me?
-Gorum o havalara Travis...

18 Haziran, 2011

"Allah Seni Cereyanda Bıraksın!"

"Burayı uzun zamandır boşladım ama artık bi şeyler karalama vakti" sözü bu sayfa için pek manalı olmaz sanırım muhterem zira daha doğru dürüst ele almadım ki sayfayı boşlayayım. Lakin kendime söz verdim; artık fırsatını bulduğum an soluğu burada alacağım. Tamam belki ilk bakışta komik bi durum göze çarpıyor: 3 izleyicim var henüz ama çılgınlar gibi azimliyim ve kalemime güveniyorum işte eci! Hele bi dur bakalım, mutlak surette bi şeyler çıkacak bu sayfadan, sosyal paylaşım sektöründe önümün açılmasını sağlayacak falan...

Pek çok bahane bulabilirim sayfayı yemeden içmeden kesişimle ilgili: Meselaaaa finallerim vardı! Sonraaaa mezun olan arkadaşlarımın baloları vardı! Ondan sonraaa finallerin akabinde bütünlemeler vardı! Şeeyyy bi de "İstanbul'a gidince yardırırım her türlü" düşüncesi vardı! Tabii bunların hepsi olup biterken bi de vazgeçilmezim haline gelen hastalığım vardı. Her şey 23 Mayıs gecesi başladı; halı saha maçımızı izlemeye gelen hatunlara artistlik yapmam gerektiğini düşünmüş olmalıyım ki maç içinde kafamdan aşağı 1 (bir) litre su döktüm! Maç sonrasında da o ıslak kafam ve terli formama -Trabzonspor forması olduğu için pişmanlık duymuyorum :)- hiç bi şekilde müdahale etmeyip bi de üstüne eskilerin tabiriyle cereyanda kalınca şifayı çift lavaşa dürüm ayarında yeyip yutmuş oldum muhterem. O gecenin sabahı öksürük solunumuna geçiş yaptığımı öğrendim; nefes almak yerine öksürmeyi tercih etmişti bünyem. Aslında burnum tıkanmasa ve Gökhan Özen gibi şarkı söyleyebilme yeteneğim ortaya çıkmasaydı öksürüğe çok aldırmazdım. Amma ve lakin ilk anda, olur olmaz yerlerde yaptığım "Innufak at, biraz ufak at da civcivler yesssin" çıkışları çok canımı sıkmıştı. Gerçi itiraf etmem gerekirse sonradan alıştım buna hafız. Hatta Gökhan Özen taklidi yaparak var'olan popülaritemi artırma çabasına bile giriştim ama bunun hata olduğunu anlamam için gereken süre hastalığımın geçmesi için gerekenden daha kısa olacaktı...

Sonuç olarak 23 Mayıs gecesinden bu yana hastayım ve rahatlıkla "Ben böyle çile görmedim" diyebilirim. Hastalığım süresince tam 15 final, 3 bütünleme sınavına girdim, 650 kilometre şehiriçi, 1100 kilometre şehirlerarası yol kat'ettim, 20 tane antibiyotik, 30 tane ne işe yaradığını bilmediğim yeşil hap yuttum, 15 ölçek öksürük şurubu içtim, 11 tane tek lavaşa mayonezsiz tavuk dürüm yedim, 11 tam, 4 az mercimek çorbası içtim, 10 büyük kutu ayran hüplettim, 28 paket sigarayı içime çektim, yaklaşık 61 kere otomobil, 1 kere uçak yolculuğu yaptım, 54 kere tuvalete koştum, 11 kere banyo yaptım, 4 kere camiye gittim - inanmıyorsan kaç cuma günü var say muhterem - iki gün yevmiyeli çalıştım, 227 çay, 32 sütlü, 7 sade Nescafe servisi yaptım, 7 hatundan hoşlanıp bunlarında dahil olduğu 13 hatundan bütün benliğimle nefret ettim, 13 kutu bira, 8 duble rakı, 35'lik bir votka içtim ve muhtemelen binlerce kez öksürdüm ama geldiğim noktanın tek iyi yanı, eskiye nazaran daha az öksürüyor olmam...

Veeee sonuç olarak yaşadığım bunca olaydan çıkardığım dersleri paylaşıp mevzuyu tatlıya bağlayacağım muhterem. Aman deyim böylesi bir hastalık durumuyla çıkışta teke tek kapışırsanız benim yukarıda anlattıklarımın hiç birini yapmayın ve günün birinde hoşnut olmadığınız birisine bi kötülük yapmak isterseniz  "Allah seni cereyanda bıraksın da ciğerlerini üşüt e mi!" diye beddua edin; inanın bana, Ben daha iyisini yapana kadar en iyisi bu...

01 Haziran, 2011

Makas Kesmiyor...

Böyle bi sayfanın açılışında ne denir, hangi iyi dilekler sıralanır tam kestiremiyorum muhterem ama yine de amaç, kafadan yürüttüğümüz fikirleri ve bunların etkisiyle açığa çıkan, hayal gücüyle besleyip, büyütülen hikayeleri artık birileri okusun, olunca kendi kendime "Takipçin bol olsun adamım" demeden duramıyorum.

      
Uzundur kafamın altyapısında kendini geliştiren blog açma fikriyle profesyonel sözleşme imzalamak kaçınılmaz bi sonuçtu tabii ama zannedilmesin ki paylaşacağım şeyler kıvama geldiği için açtım bu sayfayı. Kendi öksürüğümde boğulurcasına hastayım 3-5 gündür. Sevmiyorum hasta olma durumunu ama gelin görün ki "Sigarayı çok içiyosun olum" lafından o kadar sıkıldım ki ennihayet kendimi eve kapadım ve evde olmaktan o kadar sıkıldım ki ennihayet bu sayfayı açtım. Yani öyle "Toplanın anlatıyorum" diyebileceğim bi durum yok. Aslına bakarsanız "Toplanın anlatıyorum" diyebileceğim kimse de yok buralarda. Çelişkili bi cümle oldu sanırım; hem çoğula hitap edip hem kimsenin olmamasından dem vurdum. Her neyse, sonuçta burası klavyeden klavyeye yayılacak, çılgınlar gibi takip edilecek ve hatta bir efsane olacak. İşte o günler geldiğinde sayfanın ilk yazısını merak edenler olabilir deyu karalıyorum bu girizgahı ve umuyorum ki bu ütopya gerçekleşirse bu satırları hasta bi adamın yazdığı gerçeğini gözardı etmezler...

    
        Sabah izlediğim filmde Hülya Koçyiğit hanımkızımızın şiddetli öksürük atakları sonrası ruhunu teslim etmesi beni bi nebze ürkütse de umut ediyorum ki şu an var olan durgunluk geçecek, "İsviçre saati" misali tik-tak akacak yine zihnim ve o gün yeniden fikirleri kafadan yürüteceğim muhterem. Amma ve lakin bugün açılış için kırmızı kurdele, kuru pasta, meşrubat, çelenk gibi gerekli olan her şey elimde mevcut olmasına rağmen şanssızlığım odur ki "makas kesmiyor"...