Eski kafalı adamım; eskiye dair ne varsa hayranlık duyarım muhterem- ispanyol paça pantolon ve fırfırlı gömlekler hariç elbette-. Taş plaklar, üstü açık Impalalar, işlemeli mobilyalar, o koca koca ahşap radyolar, siyah-beyaz filmler, Türkan Şoraylar, Zeki Mürenler, manyetolu telefonlar, yüksek tavanlı evler, el emeği-göz nuru danteller, köy evleri, telgraflar, daktilolar, gramafonlar, hasretler, vuslatlar, ayrılıklar, sevdalıklar... Evet, bunlar ve bunlar gibi o dönemlere ait ne varsa hayranlık duyarım ama sevdalıkların yeri çok ayrıdır benim için. Sevdalık deyince aklınıza öyle filmlerdeki zengin kız-fakir çocuk, fakir kız-zengin çocuk, fakir kız-fakir çocuk-zengin kötü çocuk ya da ne bileyim zengin çocuk-fakir çocuk gibi ilişkiler gelmesin muhterem. Benim hayran olduklarım kiminin son dönemlerine şahit olduğum, kiminiyse bi efsane gibi insanlardan duyduğum, bizim köylerde yaşanan hikayeler.
Bir kere bile "Seni çok seviyorum aşkım!" demeyen, bir kere bile günaydın mesajı atmayan, bir kere bile sarılıp uyumayan, bir kere bile el ele tutuşup dışarlarda salınmayan, bir kere bile akşam yemeğine çıkmayan, birbirlerine verebildikleri en güzel hediyeler el örgüsü bir atkı, çorap ya da şehirden gelirken alınan bi basma etek olan ve hatta bir kere bile birlikte fotoğraf çekilmeyen insanların sevdalıkları benim hayranlık duyduğum.
Gıvırcığun İsmail, gurbette çalışan bi adammış mesela. Hayatı el memleketlerine telefon hattı çekmekle geçmiş. Senede ya üç defa uğramış Holefter'e ya da beş. O zamanki şartlarda sevdalığa zaman ayırmak mümkün değil ebette ama içten içe hep sevmiş Hamiye Kadın'ı. Öyle sevmiş ki hayatının son on yılını yatalak ve dünyadan bihaber şekilde yaşayan Hamiye'sinden bir an bile ayrılmamış. Yemeğinden temizliğine her türlü ihtiyacını karşılamış, aynı yastığa baş koymaya devam etmiş, Hamiye Kadın, O'nu bırakıp gidene kadar. Altı yıldan fazla olmuş Hamiye'si öleli ama bugün bile sözü edildiğinde gözleri dolarmış 87 yaşındaki bu çakır gözlü ihtiyarın...
Hacı Yakup, sert adammış vesselam; astığı astık, kestiği kestik cinsten. Koyunlarla konuştuğu anlatılacak kadar da yaylacıymış bu koca adam. Ayşe Nene'de komşu köyün güzellerinden hani. İşin başında bi sevdalık hikayesi yok muhtemelen ama eşin-dostun aracı olmasıyla kurmuşlar işte yuvalarını. Sonralardaysa ne Hacı Yakup belli etmiş sevgisini ne de Ayşe Nene diyebilmiş bi şeyler. Bu mevzuları öylesine ayıp görürlermiş ki bu fotoğraf çekilirken aynı karede olduklarını bilmemişler. Öyle olduğunu bilseler razı gelmezlermiş. Zaten Ayşe Nene'nin fotoğraf çekilmek için sıra beklediği de bellidir halinden. Şimdi ikisi de hemen arkada görünen caminin mezarlığında, yan yana yatıyorlar muhterem ve benim bu iki sevdalıya dair hatırladıklarım ise Hacı Yakup'un son zamanlarında torununa Nene ile ilgili ettiği vasiyetler ve Ayşe Nene'nin, her gece Hacı Yakup için döktüğü gözyaşlarıdır...
Daha nice hikayeler bizim oralarda; Mehmet ile Emine, Fadime ile Saadettin, İbrahim ile Menşure... Bugün hikaye diliyle anlatılan bu sevdalıklar, bi zamanlar gerçekti. Bugün gerçek diye yaşadıklarımızsa yine aynı bugünümüzün "hikayeleri" aslında. Bugün, hemen hepimiz sevgi olduğunu düşündüğümüz duygular için pek çok şey yapıyoruz, hepsine eyvallah. Yerinde ve zamanında yapıldığında güzel şeyler elbet ama gönülden bağlı olmak çok farklı be muhterem...


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder