Biz ki ustasıyız o havalara gomanın! Hayatı, okaliptüsü fazla kaçırmış koala kafasında yaşar; çayı, ince belliden çift şekerli içer; sigarayı ise ancak ve ancak kibritle yakarız. Mübalağayı çılgınlar gibi sever, aklımıza estikçe de yazar-çizeriz muhterem...

31 Ağustos, 2011

"Sanırım Ben Hep..."





"Bu şarkının söz ve müziğini, eleman sirkülasyonu sırasında sadece bir albümlük bir süre için bir araya gelen Ritchie Blackmore ve David Coverdale birlikte yaptılar (Bu şarkının yer aldığı 1974 tarihli "Stormbringer", Coverdale'in Deep Purple ile ilk albümüydü ve bu albümden sonra Blackmore, gruptan ayrıldı. 1984'de grup yeniden bir araya geldiğinde Blackmore vardı ama Coverdale artık yoktu.

Oralarda buralarda sürtüp, serseri bir hayat yaşayan kahramanımız (mesele onu, konser ve turnelerde ömür tüketen bir rock şarkıcısı gibi düşünün), aklıbaşında bir kızla birlikte kuracağı sakin ve huzurlu bir hayatı düşlemiştir. Hatta bu konuda, o kıza (diyelim ki onu da konserlerden birinde tanıştığı taşralı saf ve masum bir kız olarak düşünün), ne hikayeler anlatmış.

Tabii bütün bu hikayeleri, o akşam, o kızla birlikte olmak için de uydurmuş olabilir. Aslında ta başından beri hiç niyeti yoktu böyle işlere...

Fesatlık etmeyelim... Belki de öyle bir kız yoktur. Kahramanımız, kafasında yarattığı sanal bir kızla, ileride bir gün, sakin bir hayat kurmayı düşlemiş de olabilir.

Fakat heyhat, kahramanımız anlamıştır ki, huzurlu ve sıradan bir hayatın adamı olamayacaktır! O, her zaman  oraya-buraya koşturan bir ganimet avcısı olarak kalacaktır.Giderek yaşlandığını bilmesine rağmen durum böyledir... Yapacak bir şey yoktur. Tabii kızla beraber olduğu gecenin sabahında, kıza ayak atıyor da olabilir: "N'ayır! N'olamaz küçüğüm... Ben serserinin biriyim... Ben sana uymam... Zaten sen de benimle yapamazsın... Hem ben artık gitmeliyim...

Kız bu ayakları yemiş midir? Yoksa "Alçak adam, beni kötü amellerine alet ettin... Şimdi Jonathan abime haber vereyim de seni bir güzel benzetsin!" demiş olabilir mi? Jonathan abisi gelip (Meğer bu da tutucu bir İrlandalıymış, senaryoya bak!), Ritchie veya David'i dövmüş müdür? Bunları bilemiyoruz. En iyisi dedikoduyu bırakıp şarkımıza bakalım...

Sana sık sık hikayeler anlattım
bir serserinin hayatını nasıl yaşadığıma dair
elini tutup sana şarkılar söyleyeceğim günü bekleyerek
sonra belki bana
"gel yanıma ve beni sev" diyecektin
ve ben tabii ki (yanında) kalacaktım


Ama giderek yaşlandığımı hissediyorum
ve söylediğim şarkılar
uzaklarda yankılanıyor
tıpkı dönüp duran
bir yeldeğirmeninin sesi gibi
sanırım ben hep
bir ganimet avcısı olarak kalacağım


Çok zamanlar bir yolcu oldum
yeni bir şeyler aradım
eskinin günlerinde
soğuk gecelerde
sensiz dolandım durdum
ama o günlerde
gözlerimin seni yanımda dururken gördüğünü düşündüm
körlük kafa karıştırsa da
senin orada olmadığını gösteriyor (sonuçta)


Ama giderek yaşlandığımı hissediyorum
ve söylediğim şarkılar
uzaklarda yankılanıyor
tıpkı dönüp duran
bir yeldeğirmeninin sesi gibi
sanırım ben hep
bir ganimet avcısı olarak kalacağım


Sanırım ben hep
bir ganimet avcısı olarak kalacağım..."


Hamiş: Alper Eğmir'in 02 Eylül 2002 tarihli yazısından ve andrew'un Ekşi Sözlük'teki 14 Şubat 2005 tarihli entrysinden alıntıdır...

27 Ağustos, 2011

"Çingene"


Bir kadını güzel yapan en önemli şey sesi olabilir mi düşündüren Nawel ben Kraiem der ki: "La tzigane"
Kulak verip, huzur bulmak gerek ara-sıra...




20 Ağustos, 2011

"Başka Bir Şehirde Üniversite Okumak"


"Okul süresince insanın arada bir yerlerde kalmasına neden olan durum.


Kalkıp okuduğunuz şehre gidersiniz, tam arkadaş ortamını oluşturursunuz, coşmaya başlarsınız yavaş yavaş falan derken dönem biter kalkıp doğup-büyüdüğünüz topraklara dönersiniz. İlk birkaç gün eski ortamınıza ayak uydurmakla geçer, arkadaşlarınızı ararsınız yahut onlar size ulaşırlar, bir süre sonra havaya girersiniz, gezer-tozar eğlenirsiniz derken hoooopp tatil biter, tekrar okuduğunuz topraklara dönersiniz...
Böylece bu işlem kendini tekrar etmeye başlar ta ki okul bitinceye kadar...


Gidip gelmek koymaz da nerenin sıla nerenin gurbet olduğunu bilememek ya da neye hasret duyup, vuslatı nerede arayacağını şaşırmak canını sıkabilir insanın..."


Ekşi Sözlük'teki aynı tanımlı başlıktan, 12 Aralık 2009 tarihli entryimdir bu. Şimdi tarih 20 Ağustos 2011 ve ben, bu "can sıkabilecek" soruların cevabını buldum muhterem...


18 Ağustos, 2011

Ne Atkıymış Arkadaş!..



Gerçekten oldum mu acaba ya da asıl soru "Bu işler bu kadar kolay mı oluyor?" olmalı galiba. Toplamda altı cümlelik ve hepi-topu bir kaç saniyelik diyalog kafi midir yani:


-Pardon, atkıma basıyorsunuz!?


-Atkı?


-Sağ ayağınızın altındaki şey, benim atkım.


-Ben onu hiç fark etmedim. Fark etsem basmam yani üstüne. Cidden bak, biler...


-Ayağınızı kaldırsanız da alsam atkımı!


-Yanlışlıkla oldu diyorum ya hu niye kızdın bu kadar? Ne atkıymış arkadaş, Gollum tribine girdin iki dakikada: atkımısss, kıymetlimisss. Al, kaldırdım ayağımı.


-...


Bu kadar basit olabileceğini düşünmemiştim hiç: En azından üç-beş sefer görüp-konuşmam gerekirdi bana kalsa. Türk Dili-I dersinin çıkmış sorularını bile ezberleyemeyecek kadar zayıf olan hafızam, kızın yüzünü, gözümün önüne mıhlayacak kadar güçlenmişti bi anda. Bazen yolda yürürken küçük bi sinek musallat olur, tam gözünüzün önünde uçmak, kısa hayatının en önemli vazifesiymiş gibi davranır ve ne kadar çabalasanız da oradan gitmez ya onun gibiydi şu anda durum. Her ne kadar o şok anında "gollum" falan gibi kelimeler ağzımdan çıkmış olsa da kızı sineğe benzetecek değilim ya hu yanlış anlaşılma olmasın... Kimdi acaba? Kafeye takıldığına göre Ali Kemal Abi tanır belki, gelince sorayım. Ama bi dakika! Önce durumumu netleştireyim; gerçekten aşık oldum mu? Mideme kramp falan girmedi. Bakayım, ateşim var mı?.. Hayır, yok! Kalbim o kadar hızlı atıyor ki ben bunu fark edemiyorum kesin?.. O da rutin güm-gümünde devam ediyor... Demek ki aşık falan değilim. Boşuna birilerine sorup da dillerine düşmeyeyim en iyisi. Hüüpppffffffsssssss... Oha, çaya şeker atmayı unutmuşum! Ahanda belirti bana, harbiden aşık oldum lan galiba!..


-N'apsam, nereden başlasam bu işe?


-Bilmem ki nasıl yapsak?


-Fena aşık oldum lan galiba!


-Harbi durum vahim gibi adamım.


-O kızı bulmam lazım!


-"Gollum" demişsin oğlum kıza!


-Kızı bi bulalım, ben orasını hallederim be muhterem.


-Bence olay "gollum"da bitmiş. Kız sana insan gibi yaklaş...


-Fatih, sen benim arkadaşımsın lan. Şu an bana cesaret, fikir, moral gibi şeyler vermen lazım.


-Ben, seni boş yere ümitlendirmek istemiyorum kar...


-Fatih, kalk git!


-İyi de kardeşim, sen şimdi...


-Fatih, çık radarımdan, ayık ol!


-Bi sigara ver bari oğlum, para yok cebimde?


-Hak ettin mi lan sigarayı!? Yürü git, iyi gün dostu kötü adam Seni. Düğünümüze de gelme lan sakın!


Harbiden gitti adam. Ceza sahasında pas verecek arkadaşını arayan futbolcu kadar yalnızım. İşin kötüsü kızın güzelim yüzünün yerini Fatih'in sigara isterkenki yüzü aldı. Harbiden ya hu neden sigara içmiyorum ki? Şıkt... Çıks, çıks, çıks... Huuuuuffffsssss... Füüüffffsssssss... Bi fırtın bu kadar işe yarayacağını tahmin etmemiştim: İşte yüzü yeniden karşımda. Harbi güzel kız yalnız. Annem de sever görse: Gözleri deniz, kaşları ufuk çizgisi, saçları gökyüzü, burnu sol profilden çok başarılı-kesin hep o taraftan fotoğraf çekiliyordur-, boyu uzun muydu, yoksa sinirlenince karşımda büyüdü mü?.. Ahanda Ali Kemal Abi geliyor.


-Ali Kemal Abi! Bi bakar mısın?


-N'aber Feyyaz?


-İyi be abi n'olsun işte. Senden naber?


-Kötü be kardeşim. Şuraya bak, interneti yirmidokuz liralık aldım güya ama her ay...


-Abi, güzel insan, Ali Kemal Abim tamam, anladım onu. Daha mühim bi mevzu var. Bi kız gördüm Abi! Yarım saat falan önce buradaydı. Hani kafeye gelmiş ya tanırsın belki?


-Adı ne, öğrenci miymiş?


-Ben de bunları merak ediyorum Abi. Ha bi de nasıl bulurum kendisini falan?


-İsim falan yok yani? Kızlara sordun mu? Onlar tanırlar belki?


-Sordum Abi, tanımıyorlar.


-Onların tanımadığını ben hiç tanımam be Feyyazım!


-Abi kameranın tam karşısında oturuyodu, bi baksak kayıtlara? Görünce tanırsın belki?


-Oğlum onun içinde kamera yok ki maket o lan. Öyle görüntü olsun diye koydum onu.


-Bana bi akıl ver o zaman Abi, n'apıcam ben, nasıl bulacam bu kızı?


-Takma lan bu kadar. Rastlarsın yine bi yerlerde, dikilirsin karşısına, dersin ki böyleyken böyle. Mesela biz yengenle...


-Abi Allah aşkına devam etme! Bi perşembe günü saat ikiyi dört geçiyordu, çarpıştınız, yengenin kitapları dağıldı, sen toparladın, yengenin üstünde kırmızı bi kazak, siyah bi etek, siyah çoraplar ve kırmızı pabuçlar vardı...


-İnterneti nasıl yapsam sence?


-Abi dalga geçiyorsun değil mi? Şu durumda bu bi şaka değil mi Abi? Hala sorulacak soru mu bu? Sınırsıza geç Abi, kaç kere söyledim bunu sana. Sabitle faturanı, kafan rahat olsun.


-Haklısın kardeşim, gidip halledeyim şu işi. Hadi ben kaçtım.


-Abi eyvallah, Allah'a emanet...


Hooopppp Ali Kemal Abi de gitti ve bu kez de kırmızı kart gördükten sonra soyunma odası girişinden yarıçıplak maç izleyen bi futbolcu kadar yalnızım... Acaba adı neydi? İpek? Selin? Ceren? Sıla? Buse? Elif? Pelin? Gizem? Işık?.. Facebook'ta arasam?.. Okulun itiraf sayfasına yazsam?.. Nasıl anlatsam?.. Nereden başlasam?.. Ah ne yapsam, ne yapsam kurtulabilsem?.. Ne yapsam gönlümü avutabilsem?.. Ne saçmalıyorum lan ben! Kendine gel Feyyazım, halledecez bu olayı. Dını nının dını nının dını nının dın... Dını nının dını nı nın dını nının dın... Dını nının dını nının dını nının dın... Dını nının dını nının dını nının dın... Kimin lan bu telefon? Ahanda kızın kalktığı masada çalıyor! Dını nının dını nının dını nının dın... Acaba bana sinirlenip telefonunu masada unutmuş olabilir mi? Dını nının dını nının dını nının dın... Bu kadar şanslı olabilir miyim acaba? Dını nının dını nının dı...


-Efen... Alo? Eeee ben, atkına basan kaba insan! Telefonu kafede, masanın üstünde unutmuşsun da uzun süre çalınca bakayım dedim. Tamam o zaman ben buradayım zaten, beklerim seni. Kasaya mı bırakayım? Gerek yok ya hu ben oturuyorum zaten, benden alabilirsin. Tamam o zaman bekliyorum...


***

11 Ağustos, 2011

"Oku" ve Hemen Unut!





Garip mahluk bu "insan" denen kütle. İsmi, cisminde tevellüt eden türden. Bir ara merak edip bakmıştım, ne demek diye; Kur'ani bir terimmiş. Yani insana ilk Allah, "insan" demiş. Öncesinde ne deniyordu geyiğindeki sorulara verebileceğim en geyik cevap "hangi öncesi?" olacak elbette. Nisyan kökünden türemiş olup, bir abartma ekiyle birlikte "çok çok unutan" demekmiş ki insanın bu yönüne, Kelamullah'ta da sık vurgu yapılır. Öyle ya, unutuyoruz maalesef ( ilahi takdire ne kadar maalesef denebilirse o kadar maalesef tabi). Mesela sokakta ölmüş bir kediyi, üzerine bastığımız toprağın üzerine basanları, herşeyden unutulmaz o ''kun'' emrini, ve ''dağlar gibi yürüyen gemiler''i... İnancı da unutuyoruz şaşırtmadan fıtratlarımızı, Allah'a, çok unutana, vicdana ve sevgiye tabi ki.

Unutamadığımız bir şey varsa ki var maalesef (bkz: ilk maalesef), hırsımız sanırım. Yarın için olan kaygılarımız var ya, işte tam o unutulası unutulmazın, unutulmazlık gerçeğinden. Büyük adam olacağız hepimiz, zira bu bize sorulan 'büyüyünce ne olacaksın' kokuşmuş sorularından kalan mirastır. Tam burada aklıma Tyler Durden karakterinden bir replik geldi aklıma. "Her biriniz ileride bir pop yıldızı, bir futolcu ya da bir iş adamı olacağınızı hayal ediyorsunuz. Ama (noktadan sonra ama ile başlanmaz diyene selam olsun) gerçek şu ki, hiçbir bok olamayacaksınız. Doğadaki tüm organik maddeler gibi çürümeye mahkumsunuz" gibi bi şeylerdi işte.

Aslolan şu ki burada, bu çürüme ki, işte en çok unuttuğumuz unutuşumuz...

06 Ağustos, 2011

Tik-Tak




Ne kadar aradıysam 
suyunda bulamadım tak'ları 
zaman denilen kuyunun 
yüzümde bu yüzden 
yalnızca tik'lerini taşırım 
çocukluğumun 

Yarısını tuttum 
çocuk doktorum olmamı isteyen anneme
hasta yatağında verdiğim sözün 
doktor olamadım ama 
çocuk kaldım 

İki çocuk 
rahatlıkla oturduğumuz 
kapının eşiğine 
kendi başıma zor sığıyorum bugün 
büyüdükçe insan 
yalnız mı kalıyor ne?.. 

Sunay AKIN- Kaza süsü [1999]

04 Ağustos, 2011

Sympathy for Mr. Vengeance


Sympathy for Mr. Vengeance [2002], Güney Kore'li yönetmen Chan-wook Park'ın "İntikam" temalı üçlemesinin birincisiymiş. Nedense Oldboy'u [2003] ilk izlediğim dönemlerde merak edip araştırmamışım bu adam kimdir, necidir, neler yapmıştır diye. Geç de olsa farkına vardım hadisenin ve film sohbetlerinde ismini zikredebileceğim bir film izlemiş oldum. Sırada Sympathy for Lady Vengeance [2005] var elbette.
İntikam, bir zincirleme film tamlamasıdır muhterem!..

"Futbol, Asla Sadece Futbol Değildir!..

Sadece gönlümüzü değil, zamanımızı, paramızı, emeğimizi verdiğimiz ve saf düşüncelerle "Güzel oyun" diye tanımladığımız futbol için bugünlerde en çok sarf edilen söz öbeğidir belki de Simon Kuper' in 1994 yılında yayınlanan kitabının da adı olan "Futbol, asla sadece futbol değildir". Genel olarak, futbolu merkezi haline getiren güzellikleri ön plana çıkarmak için kullanılan bu söz, bugün işlenen suçların üzerine geçirilen bir kılıf haline gelmiş durumda. "İşlenen suçları karşılıksız bırakın! Çünkü futbol, asla sadece futbol değildir. Bunca insan ekmek yiyor, milyonlarca taraftar var, sahadaki futbolcunun emeği n'olacak?" vesaire, vesaire...


Bizim güzel oyunumuz yeni kirlenmedi aslında: Biz Trabzonspor taraftarları biliriz ki bu boka batmışlık, bizim şampiyonluğa olan hasretimizle akrandır. Bazıları buna aşağılık kompleksi diyorlar ama bizim için gerçek olan bu. Nitekim hala devam eden "Şike Soruşturması" haklılığımızın en büyük ispatıdır. Bu işlerden en çok biz çekmişizdir herhalde muhterem ama hiç bi zaman yılmadık. Çünkü Biz, statükoyu devirenlerdik. Ezildikçe büyüdük Biz. Öyle büyüdük ki herkesin kabulleneceği şekilde "Bize her yer Trabzon" diyebildik günün birinde. Ezildikçe daha çok bağlandık sevdamıza. Öyle bağlandık ki bazılarımız can verdi bu sevda uğruna...

Yaşanan hiç bir olumsuzluk yüz çevirtmedi Biz'e; "verin topumu ben oynamıyorum" dedirtmedi. Ama muhterem kendi adıma konuşmalıyım ki ben artık küstüm "Güzel oyuna". Bu akşam öyle bir maç izledim ki içim içimi yedi, üzüntümden olsa gerek belki de ilk defa hiç ağzımı açmadan maç izledim. Pek çok şey düşündüm maç bitene kadar, pek çok kötü hatıra canlandı gözümde ve en sonunda kendi kendime "Ben bu oyunun nesini seviyorum, niye kendimi paralıyorum bu oyun için?" gibi sorular sordum. Yine kendi kendime  cevaplar vermeye çalıştım ama bu kez ikna edemedim sanırım içimdeki Trabzonspor sevdalısını. Verilmeyen goller, ayarsız kararlar, çıkarılan kartlar, yüzsüz rakipler... Ben daha fazla dayanamıyorum bu işe zira bir tek Trabzonspor'um yetmiyor bu işi tersine çevirmeye, oyunu güzelleştirmeye. Düşünüyorum da Simon Kuper haklı: Futbol, asla sadece futbol değil. Çünkü futbol, sinir harbine girmek ama çıkamamak, günah sahibi olmak, sevdiğin insanların kalbini kırmak, haksızlığa uğramak ama sisteme boyun eğmek gibi anlamlar da taşıyor artık.

Ben, Trabzonspor'un, Benfica ile oynadığı iki maçın ardından futbola inancımı kaybettim ve artık futbol benim gözümde eski değerine asla sahip olamayacak. Evet, bir Trabzonspor sevdalısıyım ve evet, sevdamı yüreğimin derinliklerine gömeceğim kürek kürek. Alışırım be muhterem. Ne de olsa ilk defnim olmayacak o mezarlığa...