Biz ki ustasıyız o havalara gomanın! Hayatı, okaliptüsü fazla kaçırmış koala kafasında yaşar; çayı, ince belliden çift şekerli içer; sigarayı ise ancak ve ancak kibritle yakarız. Mübalağayı çılgınlar gibi sever, aklımıza estikçe de yazar-çizeriz muhterem...

31 Aralık, 2012

Sene '95...






Sene '95. Muazzez, tüylü kıyafetleri ile karşıma geçmiş abuk-subuk el-kol hareketleri yaparak beni hipnotize etmeye çalışıyor. Bakıyorum. Anlamlandıramıyorum. Neden sonra fark ediyorum ki televizyonun sesi kısık. Bi zahmet oturduğum yerden kalkıyorum. Uzaktan kumanda edemediğim televizyona yaklaşıyorum. Aksilik bu ya, teyzemlerin emektar Grundig'in "V+" düğmesi zor "basıyor". Neyse ki hazırlıklıyım. Yirminci zorlamada nihayet dört "kutu" açıyorum meretin sesini. Muazzez'in eli-kolu konuşmaya başlıyor. Diyorlar ki, huysuz ve tatlı kadın. Ses var ama anlam hak getire. Bu ne lan, diyorum kendi kendime. O zamanlar öyle ulu orta, bu ne lan, diyemiyorum. Annem duysa çok kızar muhterem. Zaten daha bi kaç gün evvel "bok" dedim diye, kaç zamandır kızınca önüme sürdüğü ve benim bi blöf olarak görüp de artırdığım "ağzına biberi sürünce görürsün" tehdidini eyleme dönüştürdü. Şimdi bi de "lan" dedim diye yanmasın lan ağzım. Tabi bu sırada Muazzez'in eli-kolu devam ediyor. Şarkılar seni söyler, dillerde nağme adın, diyor. Bu kez manasal bi kıpırdanma olsa da - bizim yan komşunun kızı var, Nağme. - yine bi yere bağlayamıyorum. Sıkılıyorum. Kanal değiştiriyorum hazır Grundig'in yanına kadar gitmişken. İşte Serdar Ortaç! Karabiberim, diyor. Bak onu biliyorum işte. Birazdan kızın göbeğinden zeytin yiyecek bizim hayta. Biraz evvel kahvaltı masasında hiç dokunmadığım zeytinler geliyor aklıma. Göbekten olsa bende yerim lan, diyorum yine kendi kendime. Malum annem...

Çocukluğa dair her anıda olduğu gibi burada da aradan yıllar geçiyor. Aynı sözleri yine duyuyorum, huysuz ve tatlı kadın. Rakıyı tazeliyorum. Bi sigara daha yakıyorum. Anlıyorum lan bu sefer. Annem lan dediğimi duysa kızmaz artık. Amma ve lakin rakıyı ve sigarayı bilmesin muhterem. Kızmakla kalmaz. Analık hakkına biber sürer. Yalnız bu kez Muazzez söylemiyor. Söylemesin zaten ya hu. Tüyler dikkat dağıtıyor. Anıdan günümüze geçen zaman öğretiyor "huysuz ve tatlı" kadını. Hem de öyle okullardaki gibi kitaptan teorik bilgi olarak değil bak. Bizzatihi yaşatarak öğretiyor. Pratik bilgi can yakar. Rakıyı tazeler. Kibriti tutuşturur. Sigarayı yakar... Sahi Grundig nerede şimdi? Led TV'ye çatal takınca Muazzez çıkmıyor be muhterem.

***

Sene '95. Muazzez, tüylü kıyafetleri ile karşıma geçmiş abuk-subuk el-kol hareketleri yaparak beni hipnotize etmeye çalışıyor. Bakıyorum. Anlamlandıramıyorum. Neden sonra fark ediyorum ki karşımdaki Zeki olsa ve böyle bir kara sevda kara toprakta biter, dese yine anlamlandıramazdım. Ölümü neden o kadar olay olmuştu mesela? Onu da anlamamıştım. Var'olsun zaman onu da anlattı. Sağ'olsun anlatırken çay söyleyip sigara da uzattı. Sanırım beni sigaraya zaman başlattı muhterem. Kötü arkadaş işte n'aparsın... Ne vakit bi rakı şişesi açsam, içinden Zeki de çıkar şimdilerde. Ağlama, olmaz mahzun. Gülerek bak yarına, der. Zaman bunun nasıl yapılacağını henüz öğretmedi. Öyle her şeri bi anda anlatmıyor mel'un. Kötü arkadaş işte n'aparsın... Zeki'ye hak verdiğim anlar oluyor ama. Hakkını yemeyeyim şimdi. Lakin yanıldığı bi yer var. Geriye dönüp de orayı düzeltirse çok sevinirim. Bazı sevdalar yeşl'olur ve yeşile çalar renkteki toprakta biterler...

***

Sene '95. Muazzez, tüylü kıyafetleri ile karşıma geçmiş abuk-subuk el-kol hareketleri yaparak beni hipnotize etmeye çalışıyor. Bakıyorum. Anlamlandıramıyorum. Neden sonra fark ediyorum ki bi de Müzeyyen var muhterem. Hanımefendi musiki icra ederken kendisine eşlik etmek ne büyük zahmettir. Ya ben ona geç kalırım ya da o bana çok erken. Lakin zaman vasıtası ile tanıştığım insanlar arasında en iyi kendisini anlarım. Dalgalandım da duruldum, der. Ben sakinleşirim. Kimseye etmem şikayet, der. Ben susarım. Benzemez kimse sana, der. Ben gözümde canlandırırım. Hele hele, titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime, der. Ben sigara yakarım. Titrerken hayal kuramaz insan. Görüntü karıncalanır. E kafama çatal takınca da Müzeyyen çıkmıyor be muhterem...

***BİTTİ***

22 Aralık, 2012



Fondaki şarkı bitti yavrum
Pilotun apandisti patladı
Uçak düşüyor
Ve birlikte ölmek kulağa hoş gelse de
Ben atlamayı seçiyorum
Olur ya denize düşerim
Bir gemi geçer

Hakan Albayrak [1991]
***

Nerede kaldı ki bu adam? Kendi gözlerimle gördüm, Manav Nurettin Selçuk'a mandalina gelmişti bugün. Yerli mandalina üstelik. Bizim manava yılın ilk mandalinası geldiği günün yatsı namazına müteakip gelirdi bütün sene öldürdüğümüz hikayelerin cenaze namazını kıldırmak için. Çaylar benden, sigaralar ondan, sohbet ise hep başkalarından olurdu. Başkaları dediysem anla işte, 

18 Aralık, 2012



Sobanın üzerindeki mandalina kabuklarının rayihası odamı doldurmuyordu. Yalnızca bir resmin nesnelerinden ibaretti soba ve mandalina kabukları. Ne vakit başucumda yanan elektrikli ısıtıcı kafamı kavurayazsa, dayımın bana hediye ettiği tabloya bakar ve sobanın üzerindeki mandalina kabuklarının rayihası odamı doldursun isterdim. Olmazdı. Dayım çok güzel resim yapardı. Amcam harika bağlama çalar, babam enfes şiir yazar, annem eşsiz yemekler yapar, ablam mükemmel fotoğraf çeker ve Bakkal İsmail de kusursuz hesap-kitap yapardı. Bu listeyi daha da uzatabilirim zira hayatımdaki herkes en az bir şeyi çok iyi yapar. Bense yalnızca çok güzel imrenirim; dayıma, amcama, babama, anneme, ablama, arkadaşlarıma ve hatta Bakkal İsmail'e...

***


25 Kasım, 2012

Gün Koleksiyoncusu





Uyandı. Yattığı yerde gözünü açtı. Sadece birisini evet. İkisini aynı anda açamazdı ilk uyandığında. O da çok sonraları fark etmişti aslında bu durumu. Hatta kendisi fark etmemişti. Zaten ona kalsa, bir ömür tek gözü açık bile gezse fark edemezdi. Uyurken dişlerini gıcırdattığını da ev arkadaşından duymuştu mesela. Gerçi insan uyurken neyin farkında oluyor ki? Bazen, kaybettiğim her şeyi uykumda kaybettim, diye düşünmüyor değildi hani. Aslında ağır değildi uykusu; kaybettikleri hafif olabilirdi ama. Uykuda hafif, manada ağır...

***

Doğruldu. Saate bakmaya korkuyordu. Gerçi bu ara neden korkmuyordu ki? Geçen gün, günden korktu mesela. Neymiş efendim çarşamba çok ürkütücü geliyormuş kulağına... Kahveden adam toplar gibi topladı cesaretini ve alarmını duymamak için ağırlaştırılmış yastık altı hapse mahkum ettiği telefonuna uzandı: 13:14. Bi yere geç kalmamıştı aslında. Sabah 11'den sonra uyandığında kendine kızıyordu. Çok kızıyordu kendine. Kendinden bile korkuyordu bu ara. Bu sefer korku ya da kızgınlık değildi hissettiği. Neden 13:13 ya da 14:14 değil de 13:14, diye düşündü. Platonik aşk yaşayan liseli bir kız gibi davranıyordu belki ama ne vardı ki bunda? En azından birilerinin kendisini düşündüğünü düşünerek mutlu ederdi kendisini. Bir kaç gündür kendi kendine "Tilki tilki, saatin kaç?" oynuyordu resmen ama bir türlü denk getiremiyordu saat ile dakikayı. "Saat ve dakikanın aynı olduğu anları bile yakalayamıyorum. Acaba bu yüzden midir geri kalan her an başkalarını düşünmelerim?" gibi bi şeyler geveledi ağzında ama düşünmekten korktu. Tekrar baktı telefonun ekranına: 13:17. Gülümsedi. Odadaki bir kaç birsam da karşılık verdi bu aczi mutlağa. Ve boşluğa konuştu: "Dört dakika önce, birisi beni düşünüyordu".

***

Korktu. Sonra anladı ki ısıtıcıya koyduğu su kaynamaya başlıyordu. Su, dedi, kaynarken amma da ses çıkarıyor. Bazen içinde bi şeylerin ısındığını hissederdi. Acaba içinin sesi de böyle duyuluyor muydu dışarıdan? Korktu. Duyulsun istemezdi. Gerek yoktu yani. Zaten içinde ısınan şey her neyse, kaynayana kadar zarar veremezdi dışına. Bunu da köyde geçirdiği bilmem kaç günden birinde, dağa mangala çıkarken demliği almayı unutan babasından öğrenmişti. O zaman bilinen bir gerçek olarak değil de, babasının geceleri süper kahramanlık yaptığına inanması için yeni bir emare olarak öğrenmişti bunu. Babası öldüğü gün tanışmıştı zaten gerçekle: Babalar da ölür ve su kaynayana kadar pet şişe erimez...

***

Utandı. Babası öldüğünde annesine sorduğu soru geldi aklına: "Babam işe mi gitti anne?" Babası işten gayrı nereye giderse gitsin onu da getirirdi; maçlara, sahile, fırına ekmek almaya, İsmail Bakkal'a kahvaltılık toparlamaya beraber giderlerdi hep. E şimdi babası onu yanında getirmediğine göre kesin işe gitmişti. Öyle ya, babalar yalnız başına sadece işe giderdi... Isıtıcıdaki su kaynayıp da soğumaya döneli çok vakit olurken bir düşünmedir aldı gözlerini ve getirip halının en karmaşık desenine mıhladı fikriyatını: "Peki ya oğullar? Oğullar yalnız başına nereye giderdi?" Su aklına gelinceye kadar alamadı gözünü halıdan ve atamadı bu soruyu zihninden. Gülümsedi. Odadaki bir kaç birsam da karşılık verdi bu aczi mutlağa. Ve boşluğa konuştu: "Oğullar yalnız başlarına ancak mutfağa giderler..."

***

Güldü. Kahkaha attı hatta! Kahkaha ile gülmek arasındaki farkı iyi bilirdi. Bir kaç sene evvel bilmezdi aslında. Öğrendi. Nadiren güler hale gelince öğrendi ki gülüşü ile kahkahası arasında 12 futbol sahası büyüklüğünde bir fark vardı. Ama bunu babasından değil de, Zehra'dan öğrendi. Babanız, siz küçükken işe giderse, Zehra'dan öğrenecek çok şeyiniz oluyor. Çay yapmayı da Zehra'dan öğrenmişti mesela. "Çay yapmanın ilk kuralı Paşam, evde çay olmasıdır!" demişti Zehra ve kahkahası önce bomboş mutfak dolabında çınlamış, sonra upuzun saçlarında dalgalanmış ve en son gözlerinde yaşarmıştı. Kısık kısık gözleri yaşarmıştı gülmekten Zehra'nın. Bir yanlış anlaşılma olmasın: Zehra'nın gayet güzel ve garson boylarda gözleri vardı. Yemyeşil gözleri vardı Zehra'nın amma ve lakin gülerken kısılırlardı. "Çay yapmanın ilk kuralı Paşam, evde çay olmasıdır" demişti Zehra ve gülmüştü. O zaman çok mahcup olmuştu. Ne yani, eve çay alacak parası mı yoktu? Şimdi ise mahcup olmak bir yana Zehra'nın gülüşünü sufle olarak almıştı kendisine. Evde çay yoktu. Eve çay alacak parası da yoktu. Olsun ya hu, zaten Zehra da yoktu...

***

Üşüdü. Montunun fermuarını yaptırmadığına pişman oldu yine. Dün de olmuştu, önceki gün de. Havalar soğumaya başladığından bu yana pişmandı aslında. Hatta geçen sene de pişmandı fermuarı yaptırmadığına. Pişmanlıklarını kolay kolay onaramıyordu demek ki. Elini montunun iç cebine attı. Aradığı şeyi bulmanın sevincini yaşadı bi an ama fazla sürmedi. Sert bir rüzgar esti. Montunun fermuarını yaptırmadığına pişman oldu. Fermuarı bozuk montun iç cebinden bir paket uzun Parliament çıkardı. Yıllardır değişmeyen bir o vardı hayatında. Paketi şöyle bir silkeledi. Dört dalı kalmıştı, üzüldü. Diğer on altı dal şimdi neredeydi acaba? Pantolonun cebine attı elini. Tamı tamına 3 Lira'sı ve 60 da Kuruş'u vardı. Dünyanın en büyük 3 Lira ve 60 Kuruş'una baktı. Kafasını çok zorlamadan kesti hesabı: Bir kutu kibrit ve çay ocağında yedi çay! Dört dalının kalışına üşüdü. Montun fermuarına üzüldü. Zehra'ya pişman oldu...

***

Düşündü. O günü sadece buna ayırdı hatta. Saati, dişlerini gıcırdatışını, babasını, annesini, sigarasını, parasını, montunun fermuarını, Zehra'sını düşündü. Sonra da aitlik ekinin orada ne kadar fuzuli olduğunu düşündü bir ara. Zehra yoktu artık. Haliyle onun da değildi. Zehra'yı düşünebilirdi sadece, Zehra'sını değil. Aslında gidişine üzülmemişti. Ama gözlerini de alıp gitmişti ya, o çok koymuştu işte. İnsanlar bizi terk ettiklerinde en azından gözlerini bırakabilseler ya geride? Bir süre de bunu düşündü. Sonra, neden babasından çok Zehra'yı düşündüğünü düşündü biraz da. Cevabı da kendisi verdi: Babası, Zehra gibi gitse, onu da getirirdi de ondan... Son çayını söyledi. İlk altı bardakla dört dal sigara içtiği için kendine küfretti. Uzun Parliament'in paketini avucuna alıp zumurlayacaktı ki içinde bir dal daha olduğunu fark etti. "Soft" paketler, böyle sürprizler yaparlardı ara-sıra, buna kafa yormadı. Lakin Zehra da çok "soft" idi. O neden böyle bir sürpriz yapmamıştı? "Acaba bir ilişkiye on dokuz şans yeter miydi?" diye düşündü bir süre de. Gözlerine baktığında, kalbinde karıncalar kışa hazırlık yapardı adeta. Öyle derdi Zehra'ya. Kızcağızın da hoşuna giderdi. Gülümsedi. Çay ocağının sarmaşıklı bahçesindeki bir kaç birsam da karşılık verdi bu aczi mutlağa. Şimdi, diye konuştu boşluğa. İşte şimdi harbiden karınca yuvasına benziyor gönlüm: Ya birisi ne olacağını merak edip çomağını sokuyor ya da bir başkası görmeden üstüne basıp geçiyor...

***

Mırıldandı. "Bahçada yeşil çınar, boyun boyuma uyar..." Bugün düşündükleriyle alakası yoktu galiba ama bunu düşünmedi pek. Hem bugün yeterince düşünmüştü. "Ben seni gizli sevdim, bilmedim alem duyar..." Bir gününü daha kendinden korkarak, babasına üzülerek, montunun fermuarını yaptırmayışına pişman olarak, Zehra'yı severek, sigara füfsletip-çay hüpsleterek, annesinden utanarak geçirdi. Aynı günü daha önce de yaşamıştı. "Bahçalarda gül vari, var git ellerin yari..." Birbirinin aynısı olan günlerinden koleksiyon yapmıştı adeta. Amma ve lakin kimselere göstermiyordu. "Aynı şeyin koleksiyonu mu yapılır be adam" diyen biri çıkar diye korkuyordu bu ara. Bu ara her şeyden korkuyordu. "Sen bana yar olmazsın, yüzüme gülme bari..." İşe gitmekten korkuyordu bu ara. Aslında en çok da hiç yaşamamış gibi olmaktan korkuyordu. Sonra yine düşündü ki, Bahçada Yeşil Çınar'ı yazan-söyleyen insan bile hiç yaşamamış gibi. Anonim diye geçiyor güzelim türkü...

***

Uyandı, doğruldu, korktu, utandı, güldü, üşüdü, düşündü ve mırıldandı: Bahçada yeşil çınar, boyun boyuma uyar...





17 Kasım, 2012



-Ali Kemal ağabey, çay banaaaahhhh!..

Bugün içeceğim ilk çay bu. O'nu son görüşümden bu yana ise 562. çayım. 17 gündür bekliyorum O'nu. Günde ortalama 33 çay içiyorum demek ki. Acaba diyorum kalan 32 çayı aynı anda söylesem, gündüz vakti yakamoz görür müyüm yeniden? Görmem değil mi? Görmem...

"Belki yine karşılaşırız. Ben sevdim burayı, gelirim arada-sırada" dediği günden beri burada yatıp-kalkıyorum muhterem. Ha bi de çay içiyorum. Bu arada mekanda çay 1,5 Lira. Çarp bunu 561 ile, ne yaptı? 841,5 Lira! Ama ben o kadar para vermedim muhterem. Sağ olsun Ali Kemal ağabey 300. çaydan sonrasını 1 Lira'dan aldı. Kısacası muhterem 711 Lira'ya mal oldu bana bu bekleyiş.

15 Kasım, 2012


Bazen bi sigara içiyorum. Duman, sekiz-on kere gel-git yapıyor ciğerlerim ve boşluk arasında. Sigara bitiyor. Bungee jumping yaparken ipi kopan bi adam misali kafa üstü çakılıyor izmarit, küllükte zar-zor bulduğu yere. Ölüyor. Belli bi zaman sonra küllüğe gömülü izmaritlerin üstüne yenisinin gömülebileceğini biliyor musun? Tabi ki bilmiyorsun. Küllükteki sigaraların üstüne "Dün ben de sen gibi idim hüdayi..." yazdığımı da bilmezsin sen...

***









***

Bazen bi sigara içiyorum. Ağzıma doldurup da içime çektiğim dumanı, bilmem kaç tane birsam olarak üflüyorum boşluğa. Sanırım bu, bulunduğum mekanın büyüklüğüyle doğru orantılı oluyor. Kaç karakter, kaç hikaye sığdırabilirsem artık oraya... Dumandan bi kaçak şehirleşme vuku buluyor gözlerimin önünde. İşin ilginç yanı ise bu yapılaşmaya tahammül etmeme sebep olacak bi seçimim de yok. 

20 Ekim, 2012

Tay-Tay Gel, Bok Var...







Bi şehirde içtiğin çaydan tat almaz olduysan, yollara düşme vakti gelmiş demektir...


***


Çayı ne zaman-nerede sevdim bilemem muhterem. Keza sigarayı da... 

Sütten ne zaman kesildim bilemem. Keza bezden ne zaman çıktığımı da...

İlk misketi nerede oynamıştım? Bilmiyorum ki. İlk tasomu nerede "keptiğimi" bilmediğim gibi. İlk ne zaman "çarçöp" demiştim sahi? Bak işte onu da bilmiyorum...

İlk oyuncak arabamı kim-ne zaman almıştı bilmiyorum mesela. Peki ya ilk top?..

İlk kalemi ne zaman tutmuştum bilmiyorum. Hangi harfi yazmıştım ya da nasıl bir şey çizmiştim acaba? Bilmiyorum...

İlk okula gittiğim günü araştırsam bulurum aslında ama şimdilik bilmiyorum. Yanımda bi çocuk oturmuştu o gün. N'oldu o çocuğa acaba, ne alemdedir şimdi? Bilmiyorum...

İlk fotoğrafımı kim çekti bilmiyorum muhterem. Aslına bakarsan hangisinin ilk fotoğrafım olduğunu da bilmiyorum. O sünnet fotoğrafındaki topu elime kimin iliştirdiğini de bilmiyorum ki. O polis arabasıyla olan fotoğrafı kim çekti bilmiyorum ama merak ediyorum kime öyle candan güldüğümü. "Gülümse, çekiyorum"un vücut bulmuş hali meret...

İlk kime benzetildim bilemem. Benzeteni bilemediğim gibi. Şimdilerde babama benzetiyorlar. Ben buna "yaşlanmak" diyorum...

İlk kimin yüzünü çizmişimdir acaba? Daha birinin yüzünü çizip-çizmediğimi bilmiyorum ki...

Kafamı ilk nereye vurduğumu bilmiyorum muhterem. Yalnız sağlam vurmuş olmalıyım ki bugüne dahi etkisi oluyor o çarpmanın...

İlk nerede düşmüştüm acaba? Bilmiyorum. Son olmayacağını hep biliyordum galiba. Nitekim olmadı da...

Poğaça kokusunu ilk ne zaman-nerede aldığımı bilemem. Amma ve lakin o poğaçalardan istediysem, annem kesin almamıştır. Evde daha güzeli vardır. Onu bilirim...

İlk mahalle maçımı ne zaman yaptığımı bilmiyorum. Kimler vardı o maçta, kazanmış mıydık, gol atmış mıydım? Bilmiyorum. Ama gol attıysam "Di Baggio" deyu bağırmışımdır kesin...


***

Safi bi şeş kapısı kapalıyken attığın 6-6'lık zara "düşeş" değil, gele denir...


***


İlk hangi Trabzonspor maçını izlediğimi bilmiyorum muhterem. İlk kimin golüne sevindiğimi de bilmiyorum ki ben. Ama her Trabzonspor golüne ilkmiş gibi sevinebiliyorum mesela...

İlk ne zaman kaçmıştım okuldan? Bilmiyorum ki. İlk ne zaman yakalandığımı da bilmiyorum zaten. Belki de hiç yakalanmamışımdır...

Saçımı ilk kim-ne zaman kesti bilemem muhterem. Bi keresinde köydeki evin üstünde el makinesiyle kesmişlerdi saçımı, çok acımıştı, ağlamıştım. Allah'tan ilki o değildi...

Hangi dersin sınavına girmiştim ilk? Bilmiyorum. Kaç aldığımı da bilmiyorum zaten. Ama hangi ders olursa olsun karneme "5" geldiğini biliyorum. O zamanlar 5'ten 1'i çıkarıp sonsuz bulurdum...

Ekmek almaya ilk ne zaman gittiğimi de bilmiyorum. Keza kaç ekmek aldığımı da. Para üstünü cebe atmışımdır ama. Paranın üstü, kendisinden daha tatlı gelmiştir her daim...

İlk ne zaman portakal kabuğu koymuşumdur sobanın üstüne? Bilmiyorum. Ama güzel kokardı meret, özlüyorum...

İlk küfrü ne zaman-kime savurduğumu bilmiyorum. Annem duysa çok kızardı, onu biliyorum. Şimdilerde çok sövüyorum bi de. Annem duysa, çok kızar hala...

İlk hangi şarkıyı baştan sona dinlediğimi de bilemem ki muhterem. Orhan Gencebay'dır muhtemelen ya da Cem Karaca. Bugünün çocuklarını acıdığımı biliyorum bi de...

İlk ne zaman-nerede-nasıl-neden sevdiğimi bilemem muhterem. Keza kimi sevdiğimi de. Kendimi kandırdığımı bilirim elbet...

***

"Zaman her şeyin ilacıdır!" diyen adam, muhtemelen çok zamansız etmiştir bu lafı. Bi hikayenin payına kaç zamansızlık düşer sahi? Bilmiyorum...

***


Bilmediği ne çok şey oluyor insanın muhterem. Tek bildiğim, hiçbi...  Neyse ya hu en azından o geyiğe sarmayacağımı biliyorum. Bahse konu mevzuları bilen de yoktur nasılsa, rahatlatıyorum kafamı. Hem zaten ne demişler: Bilmemek değil, yaşamamak kayıp...

***

İlk ne zaman-nerede yürüdüğümü bilemem muhterem. Kimler vardı etrafımda, nasıl tepki vermişlerdi bilemem. Ama her şeyin o ilk adımla başladığını bilirim. Birisi geçer karşına, yaşından beklenmeyecek hareketlerle teşvik etmeye çalışır şaşkın seni. Bi cümle dökülür ağzından ve olaylar gelişir: Tay-tay gel, bok var!..



16 Ekim, 2012



Eğer içtiğin çaydan tat alamaz olduysan, başka bi şehre gitmenin vakti gelmiş demektir.

Kapı - Pencere

















Kapı ve pencerelere ayrı bi ilgi duyduğum doğrudur muhterem; hele de eskilerse... Hepsine ayrı bi hikaye uydurulabilir pekala. Kimler bakmıştır o pencerelerden, yoldan gelip-geçene? Kimler girip-çıkmıştır kim bilir o kapılardan bakkala, pazara, camiye, bi düğüne ya da bi cenazeye? Hiç açılmamış ve açılmayacak gibi duruyorlar değil mi? Halbuki ne gıcırtılar vardır menteşelerinde...



Güneşlik?




"Şemsiye aslında 'güneşlik' demekmiş ağabey!" Oğuz - 14 Ekim 2012 - Ortahisar - Trabzon


30 Eylül, 2012



"Bi şehirde içtiğin çaydan tat almamaya başladıysan, başka bi şehirde çay içmenin vakti gelmiştir muhterem." der bi Çin atasözü! Tamam lan, demez öyle bi şey. Yani hepsini dese, "muhterem" demez bi kere. Gerçi bu atasözünü sav olarak kullanıp, Çinliler'in de Türkler'den geldiğini ispatlama gayretine girişebil... Tamam ya hu bu kısmı bu kadar uzatmamalıyım...

Ne diyorduk? Hah, çaydan tat alma olayı. 

Ne Atkıymış Arkadaş!.. - Bölüm 3

08 Ağustos, 2012

Tilki Tilki Saatin Kaç!?




Kabul ediyorum ki çok sağlam temeller üzerine oturtulmuş bi oyun değildir bu "Tilki tilki saatin kaç?". Sen bütün kontrolü bi "tilki"ye ver, sonra da bekle ki döne-dolaşa ele geçirdiği kürkçü dükkanını sana teslim etsin...

Amma ve lakin muhterem, hala sokaklarda bu oyunları oynayan çocuklar görmek bile mutlu ediyor beni çılgınlar gibi. Benim fikriyatımdan olanlar şöyle 8 büyük adım öne gelsinler mesela? Söz, kazandibi demeyeceğim kimselere...


31 Temmuz, 2012

Ziyaret






-İyi de kardeşim, çaya tomurcuk katmamışsın ki sen! Tomurcuğa çay katmışsın resmen!?

Bu cümleyi öyle yüksek bi sesle kurmuştum ki mekandaki cümle müşteri taifesi bana hak vermek zorunda kalmış ve çay kaşıklarını, bardaklarının üzerine köprü yapmışlardı. Yılın en iyi çıkış yapan müşterisiydim adeta! Pişman değildim biliyor musun güzel kardeşim; İstanbul'a geldim geleli şöyle adam akıllı bi çay bile içememiştim ki "tazeletmek" de şöyle dursun...

-Tamam Oğuz, sakin ol. Limonlu soda söyleyeyim sana?

Fikret bu bizim, Köse Fikret! Eskiden öyleydi en azından ama şimdi benden çok sakalı var kansızın! Sağ olsun alakadar oldu benimle buralarda. Mahallede bi tek o kalmış sanırım, başka tanıdık yüze denk gelmedim... 

-Söyle Fikret, çaydan hayır yok nasılsa.

-Adamım sen sıkma limonlu soda getir iki tane... Gerilme bu kadar Oğuz ya hu. Zamane kafeleri böyle işte.

-Ciddi manada alakamı cezbediyor bu çaya tomurcuk ekleme hadisesi Fikretcim. Sağ olsun işletmeciler de hayli ısrarlılar bu hususta. Üstlerine gitme hızını biraz artırırsan, "radara yakalanmış şoför gerginliği" bile yaşatabilirler insana. Bazen iş o raddeye geliyor ki "Bak kardeşim, aslında tomurcuk, çaydan daha evvel icat edilmiştir" diyecekler deyu tedirgin olup, ani bi vites değişikliği ile şanz... Neyse ya hu meselemiz bu değil, şişirmeyim şimdi kafanı...

-Yarın bi yere getireyim ben seni Oğuzcum, oranın çayı güzeldir.

-Şimdi gidelim Fikret?

-Şimdi geç oldu be Oğuz; sodaları içer kalkarız.

-Eyvallah Fikret, sen nasıl dersen.

-E anlat bakalım Oğuz; nasıl buldun mahalleyi, değişmiş mi?

-Çok değişmiş Fikret. Sen bile çok değişmişsin be kardeşim. "Köse" diye dalga geçerdik biz seninle ya hu şu sakala bak hele!

-Sen de yaşlanmışsın be Oğuz? Hani nerede o halıfleks gibi saçlar? Demiştik sana o kadar sürme o jöleyi!

-Jöleyle alakası yok be Fikret, askerde döküldü meretler. Ektireyim dedim ama çim adama benzemekten korktum ya hu.

-En iyisi doğal hali zaten Oğuz, iyi ki vazgeçmişsin.

-Sen n'apıyorsun, ne ediyorsun buralarda Fikretcim?

-Aynı be Oğuz. Bırakamadık buraları. Sokak çocuğuyduk, büyüdük, semt adamı olduk.

-Çıkmadın mı hiç başka yerlere Fikret? Buralarda ömür geçmez ki be kardeşim?

-Bu semtin bi kokusu var be Oğuz; ekmek gibi, guymak gibi bi kokusu var. Anladım ki o kokuyu almadan olmuyor...

-Eskilerden kimse kaldı mı Fikret?

-Yok be Oğuz, nerede!?

-Bizim çocuklardan haberin var mı peki Fikret?

-Bi fırtına tuttu bizi, deryaya kardı Oğuz. Herkes kendi dünyasını kurdu ama ara-sıra haberleşiriz bazılarıyla.

-Piç Selim'den haberin var mı mesela Fikret?

Piç Selim... Hakikaten mahallenin en fırlama çocuğuydu bu Selim. Girip-çıkmadığı ev, dövmediği çocuk, çalmadığı misket, aynasını kırmadığı araba yoktu vicdansızın. Bi keresinde şaka yapacam deyu elimde torpil patlatmıştı da babam evire-çevire dövmüştü bizim Piç'i. Sigaraya da yine bu velet yüzünden başlamıştık ekip olarak...

-Ohooo bizim Piç aldı yürüdü Oğuz. Herifin altında 4+4 arabası bile var, düşün işte.

-4x4 olmasın o Fikret?

-Çarpım tablosuyla hiç aram olmadı be Oğuz, bilirsin.

-Bilmem mi be Fikret? Vay be demek Piç Selim öyle oldu diyorsun ha?

-Aynen öyle Oğuz. Nasıl patlatmıştı ama elinde torpili?

-Sorma ya hu. Bi de Baggio Kazım'ın Nintendo'sunu kırmıştı bak, onu da hiç unutmam Fikret.

-Boşuna piç demiyorduk adama Oğuz. Kazım'ın teyzesi getirmişti hem de o aleti ta Almanya'dan. O da çok büyük olaydı ya hu mahallede.

Baggio Kazım... Enteresan bi çocuktu bu Baggio. Sadece teyzesi Almanya'dan geldiği zamanlar sokağa çıkardı, hatta biz onu "Almancı" bile zannederdik bi ara. Teyzesinin getirdiği hediyelerla bize hava atardı eleman. Hey gidi be, Nintedo'yu görünce bi heves Atari istemiştim babamdan da neredeyse evden kovuluyordum. Almanya'da yaşayan teyzesi, neden bu çocuğa Roberto Baggio forması getirmişti, onu bi türlü anlayamadık yalnız muhterem.

-O n'apıyor peki Fikret, var mı haberin?

-Baggio Almanya'da Oğuz! Teyzesinin çoluğu-çocuğu yoktu işte bizim elemanı evlat edindi gibi bi şey.

-Vay be harbiden Almancı oldu ha Fikret.

-Aynen öyle Oğuz.

-Peki Memik Dayı yaşar mı Fikret?

Memik Dayı... Güzel adamdı Memik Dayı. Biraz saftı ama kimseye zararı yoktu en azından. Ya da var mıydı ya hu?.. Bi keresinde şey yapmıştı: Bizim bi araba vardı, motoru sürekli hararet yapardı. Memik Dayı da duymuş bunu. Geldi, babamdan arabayı aldı "ben hallederim onu" diyerekten. Sonra baktık ki radyatöre çay doldurmuş adam. Bi de diyor ki "çay harareti alır". Böyle bi adamdı işte...

-Hah işte bak bi o kaldı o zamanlardan Oğuz.

-Hatırlıyor musun Fikret bizim arabanın radyatörüne çay doldurmuştu "çay harareti alır" diye?

-O olay efsane be Oğuz, nasıl unutulur. Sen şeyi hatırlıyor musun? Hani sokağın başındaki bakkalın kızı intihar etmişti de bu Memik Dayı, cenazede adamın yanına gidip "Üzülme be gardaş, sana kız mı yok?" demişti.

-Ya hu bak sen söyle hatırladım. Hakikaten efsane adamdı be Fikret. Buralarda mıdır? Bi görseydim onu.

-Bi kaç zamandır görmedim be Oğuz. En son gördüğümde komşu arıyordu!

-Ne komşusuymuş o Fikret?

-Ya hu anlatmasına kredi çekmiş bizimki Oğuz, ev almak için. Sonra bi yerde "Bu zamanda ev almayacan, komşu alacan" lafını duymuş. Önüne gelene "Bildiğin, krediye uygun komşu var mı?" sorup duruyordu buralarda.

-Desene hala efsane bi adam. Peki Pamuk Mustafa n'apar Fikret?

Pamuk Mustafa... Pamuk gibi çocuktu bu muhterem. Yaramazlık yapmaz, bağırmaz, çağırmaz, acayip sevimli bi şeydi. Herkes severdi Pamuk'u. Bayramlarda en çok şekeri ve harçlığı o toplardı mahallede. Ama hakkıydı ya hu az mı bakkala-çakkala gitti millet için. Garibim kimsenin bi dediğini iki etmezdi ki...

-Ah be Oğuzcum, keşke hiç girmeseydin o konuya. Pamuk rahmetli oldu.

-Yapma be Fikret! Nasıl oldu öyle ya hu? O çocuk bizden de küçüktü değil mi?

-Küçüktü tabi Oğuz. Genç yaşta evlendi Pamuk, kendi gibi de bi oğlu olmuştu maşallahlık. Sonra beyin tümörü yedi bizim Pamuk'u. Öylece göçtü-gitti işte. O öldükten sonra da karısı çocuğu da alıp memleketine döndü.

-Vay be. Çok üzüldüm o çocuğa be Fikret.

-Hayat işte Oğuz. Bizim n'olacağımız belli mi sanki?

-Doğru diyorsun Fikret. Keşke hepimiz Pamuk gibi hatırlanabilsek... Bana müsaade artık.

-E hani bende kalacaktın bu akşam Oğuz?

-Yok be Fikret, gideyim ben en iyisi. Seni gördüğüm iyi oldu ama mahalleyi eskisi gibi de hatırlayamayacam artık.

-Sen bilirsin Oğuzcum, ısrarcı olmayayım.

-Eyvallah Fikretcim. Çok sağ ol her şey için. Bakarsın bi 20 sene sonra yine yolum düşer buralara.

-O zaman kimseyi bulamazsın muhtemelen Oğuz.

-O zamanı ben de görmeyebilirim be Fikret. Hakkını helal eyle sen, bi daha ya kısmet...

-Helal-i hoş olsun be Oğuz, ne demek.

-Haydi Allahaısmarladık  Fikret. Karıncayı incitme dostum...





09 Temmuz, 2012

Saat Kaç Muhterem?.. - Bölüm 2





-Saat kaç muhterem?

-Saat kolunda abi!

-Güzel, çalışıyor. Bebek kalabilir...

-Ne bebeği lan?

-Sen "Gitt" olursun da ben "Mike" olamaz mıyım oğlum?

-Ha o anlamda.

-Oradan bi kaç tahta daha versene, şu ateşi coşturayım.

-Tahta mı?

-Tahta tabi! Zoruna mı gitti?

-Abi rolleri mi değiştik ya hu hayırdır? Burada saçma cevapları ben veririm ki sana hiç yakışmıyor saçmalamak.

-Belki saçmalamaya programlanmışımdır?

-Yeter la, kalkar giderim bak!

-Tamam muhterem tamam. Kaliteli saçmalamak da meziyetmiş, onu fark ettim şimdi.

-Sende komedyen istidadı yok abi. Sakın kalabalık ortamlarda böyle işlere kalkışma.

-Tamam la uzatma mevzuyu. Saat kaç?

-Her an değişiyor abi.

-Şu an kaç mesela?

-Tam söylüyordum ki bi dakika daha ileri attı be abi. Şimdiyi mi merak ediyorsun, az önceyi mi?

-Asıl merak ettiğim, seninle ne zaman ciddi sohbet edebileceğimiz!

-Saatleri kendine şahit tutma be abi; ya yirmi geçersin O'nu ya da yirmi varsındır O'na...

-Esaslı laf ettin lan.

-Buradan alıp-yürümeyecez değil mi abi?

-Sen isteyince çok mantıklı konuşabiliyorsun aslında biliyor musun?

-Ben zekiyim ama ders çalışmıyorum ya hu.

-Bak, normale dönüyoruz yavaş yavaş. Ver bakalım bi cigara daha.

-Veririm ama şu "yenge" mevzuundan bahset biraz?

-Tamam la tamam. Elbet muhabbet oraya gelecek zaten.

-Dal bi yerden işte.

-Durumlar karışık muhterem. Lakin şunu söyleyebilirim: Varlığının tiryakisi, yokluğunun delisiyim.

-Anlamadım abi?

-Sevdalılar beni anlar kardeşim.

-Haaa... "Sevgim yüce dağlar kadar" diyorsun yani?

-"İçerimde volkan kaynar" deyu eklemeyi de ihmal etmiyorum.

-Volkan dedin de abi, Eyjafjallajökull geldi aklıma.

-O neydi lan?

-Hani İzlanda'da yanardağ patlamıştı da cümle "eski dünya"yı volkanik bulut kaplamıştı falan. İşte o yanardağın ismi Eyjafjallajökull'dü abi.

-O neymiş lan öyle, messenger'da güler gibi.

-Abi o espriyi yapmadın varsayıyorum.

-Varsaymıyorsun muhterem, geyiğe "varsarıyorsun" yine-yeni-yeniden!

-Volkan falan deyince işte bird...

-Neyse şimdi bırak volkanı-molkanı da bi bardak daha doldur kötü çaydan, dibini de dökme. Bi de saat kaç, onu söyle?

-Bir yürek, bir yürek, kutuda, tık tık...
 Korkarım, saat kaç diye bakamam.
 Son vapur kalkarken atlayamadık,
 Kapılar kapandı, vaadeler tamam...

-N'apıyorsun oğlum sen?

-"Saat Kaç'ı söyle" demedin mi abi?

-Sen n'aptın peki?

-Necip Fazıl'dan okudum abi işte.

-Saçmalama konusunda kendini aştın adamım. Mecalim olsa ayağa kalkar alkışlardım seni.

-Eyvallah abi.

-Necip Fazıl dedin, yengen geldi aklıma yine.

-Yuh abi, nasıl bağladın?

-Daha bağlayamadım lan.

-Mevzuyu diyorum ya hu. Bi de bağlamak falan hoş değil sevdalık hikayelerinde.

-Lafın gelişi be oğlum. Yoksa lgatımızda yoktur.

-Necip Fazıl diyordun, yengen diyordun?

-Gözlerimi, gözlerine saplasam ve 

 Sen, kaçan ürkek ceylansın dağda, 
 Ben peşine düşmüş bi canavarım!
 İstersen dünyayı çağır imdada;
 Bi Sen varsın dünyada, bi de ben varım!

 desem...

-Kaçıyor mu senden?

-Oraya da gelecez. Hele bi çay daha doldur, bi cigara daha ver. Ha bi de saat kaç?

-Uyuyorum Edi, kalkıp saate bak!

-Yuh lan! Susam Sokağı da nereden geldi şimdi aklına?

-Senin bu saati sormaların benim kafamı açıyor abi.

-Kermit vardı lan, hatırladın mı?

-Söylesene söylesene söylesene Kermit!

-Hah işte sen, o Kermit'sin kardeşim.

-Doğru tespit abi. Mesela Ninja Kaplumbağa olsam, Mikelanjelo olurdum.

-Senden Müfettiş Gecıt bile olmaz lan!

-Eee abi kaçmaktan falan bahsediyordun?

-Kaçıyor işte oğlum. Hani dedin ya "Ya yirmi geçersin O'nu ya da yirmi varsındır O'na.." deyu, işte O, buçuk gösteriyor. Otuz mu geçiyor, otuz mu kaldı anlamak mümkün değil...

-Bi nevi araf diyorsun abi?

-Araf dediğin bi kum tepesi be muhterem. Tırmanmaya çalıştıkça aşağı kayıyor insan.

-Kum tepesi dediğin nedir ki abi? Yukarı çıkmaya çalışacağına, O'nu aşağı indirmeyi denesen, bu mevzu hallolur.

-Biz çoğu zaman beraberiz de sen hangi ara kitap okuyorsun lan?

-Evveli hayatta çok okumuşluğum vardır kardeşim, bakma boşladık şimdi.

-Vadideki Zambak'ı okudun mu muhterem?

-Okudum tabi la.

-Ben ona başladım ama ağır geldi, okuyamadım la.

-Ben de ilk 50 sayfada zorlandım biraz. Ama sonra sonra alıştım diline, bitirdim. Çok da başarılı kitaptır.

-Helal olsun lan sana.

-Eyvallah abi.

-Sende varsa bi ara getir de okuyayım. Merak ettim şimdi... Bu arada saat kaç?

-Sana kaç lazım abi?

-Dibe vurdun şu anda.

-O kadar çok soruyorsun ki mereti, sana elzem bi saat var demek ki abi?

-O kadar çok sormama rağmen tuhaf cevaplar vermekte güçlük yaşamıyorsun ya vallahi bravo muhterem.

-Benim olayım bu abi, biliyorsun.

-Peki benim olayım nedir burada?

-Senin olayın "Söğüt" olmak.

-Nasıl yani?

-Bi yerlerde okumuştum, hatırlamıyorum şimdi. Söğüt, çam ağacına sevdalıymış abi. Lakin çam öyle asil, öyle gösterişli, öyle güzelmiş ki, bizim söğüt yanına yaklaşamazmış çamın. Böyle böyle bükmüş boynunu, böyle böyle mezarlıklara yakıştırmış kendini.

-O kadar kötü mü görünüyorum oğlum?

-Yok be abi takılıyorum işte. Senden söğüt olmaz zaten. Ama sığırcık da olmaz.

-Yani?

-Yani çöz bu işi, git ardından ummanlara değin.

-Eyvallah muhterem. Kafa açtın benimle falan ama iyi de geldi sohbetin.

-Ee abi saat kaç?

-Hemen gevşe zaten!

-Ya hu her sohbette "Saat kaç" deyu deyu beynimi kemiriyorsun. Bi kere de ben soruyorum işte?

-Burada saatleri ben sorarım muhterem! Saat kaç?

- Tilki tut!

-Biliyor musun lan o oyunu?

-Bilmiyormuş gibi mi görünüyorum?

-Öyle ya, tilkilik tecrüben had safhada.

-Evelallah abi.

-E hadi o zaman inceden Nevzat Amca'nın oraya kayalım., güzel bi "PoğaÇay" yapalım.

-Ben de bu anı bekliyordum abi. Bildiğim tek vakit budur!

-Sen şimdi "Aman verme, bildiğin yolda yürü. Olur bu iş" mi diyorsun?

-Başka türlü hiç olmaz diyorum abi. Şu necip Fazıl'dan okuduğun dörtlüğün devamı var mı?

-Seni korkutacak geçtiğin yollar, 
 Arkandan gelecek hep ayak sesim. 
 Sarıp vücudunu belirsiz kollar, 
 Enseni yakacak ateş nefesim.

 Kimsesiz odanda kış geceleri
 İçin ürperdiği demler beni an!
 De ki: Odur sarsan pencereleri,
 De ki: Rüzgar değil, odur haykıran!

 Göğsümden havaya kattığım zehir,
 Solduracak bir gül gibi ömrümü.
 Kaçıp dolaşsan da şehir şehir,
 Bana kalacaksın yine son günü...

 deyu devam ediyor kardeşim.

-Harbi çok sağlammış ya hu. Sen bunu yengeye oku abi, olay tamam.

-Kafa açar ifadeyi gördüm yüzünde yine?

-Aynen öyle abi!

-Şiir okuttun lan bana! Bak gülüyor bi de!

-Çok başarılıydın abi. Böyle Yılmaz Erdoğan ile Bedirhan Gökçe arası bi tarzın var.

-Tamam oğlum tamam, kalk gidelim. Şiiri de hiç ettin zaten...



18 Haziran, 2012

Saat Kaç Muhterem?..





-Saat kaç muhterem?

-Eti kemik geçiyor!

-Haha çok komiksin!

-E sen de vazgeç abi sormaktan...

-Bunlara hala gülebiliyorsun lan, imreniyorum bazen sana.

-Sen de aşıksın ya hani, mütemadiyen saçmalıyorsun ya, ben de sana imreniyorum.

-İmrenilecek bi şey yok lan bende.

-Aşk adamı vuruğ, döneğ döneğ vuruğ. Döneğ döneğ vuruluğsun, vuruldukça döneğsin. Aşıklağ ölmez...

-Bende aşıklık istidadı yok muhterem!

-"Bende Mecnun'dan füzun aşıklık istidadı vağ! Aşık-ı sadık menem, Mecnun'un ancak adı vağ..." demiş Fuzuli.

-Onda cevher varmış!

-Gendiyne iftira etme; Sende de...

-Tamam lan, dalga geçme benimle. Bi haller, bi Kuşçu tripleri... Saat kaç?

-Sınava 570, ders çalışmamıza 510 var.

-Sıkılmadın değil mi bu cevaplardan?

-Yok abi, iyiyim böyle.

-O zaman attır bi cigara!

-Güzel filmdi haaa.

-Cigarasına bi oyun oynayalım mı? 

-Kumar mı?

-Yoo basit bi oyun: Sana bi soru soracam; bildin, bildin. Bilemezsen veriyorsun bi cigara!

-Abuk bi soru soracaksın. Niye durup-dururken sigaramı riske atıyorum?

-Tamam oğlum, sıkıldım. Attır bi cigara işte... Saat kaç?

-Tek dala 5 var!

-O kadar oldu mu ya hu...

-Sonra diyorsun ki bende aşıklık istidadı yok.

-Girme o mevzuya muhterem. Zaten kaç zamandır Orhan Gencebay dinlemekten helak oldum.

-O ne alaka lan?

-"Ayşem" deyu şarkısı var adamın.

-Senin kızın ismi Ayşe'ydi değil mi lan?

-Ayşe oğlum. Bilmiyormuş gibi ne soruyorsun!

-İyi de şarkı "Ayşem" değil, onu nasıl yapacaz?

-"Ayşem" lan işte.

-Değil abi, "Ayşen" o. İyelik eki falan yok orada, direkt Ayşen diye bi kadına yazmış adam şarkıyı.

-Olur mu lan öyle şey! "Ayşem" deyu inletiyor adam ortalığı. Hem Ayşen deyu isim mi olur!?

-Mesela Ayşen Gruda var abi.

-O Ayşe'dir aslında. Meşhur olduktan sonra değiştirmiştir.

-Yok abi, hep Ayşen'miş. Zaten Orhan Baba'da bu şarkıyı Grudalar'ın Ayşen'e yazmış derler!

-Kafa açma oğlum benimle!.. Saat kaç?

-3. demliği 4. bardak geçiyor!

-Hasbinallah!..

-Tamam abi sinirlenme. Kafanı dağıtmaya çalışıy...

-Oğlum var ya, Senin dediğin gibi saçmalamak ile aşk arasında doğru bi orantı olsaydı, Senden daha aşığı olmazdı.

-Tamam abi ciddi ciddi konuşalım! Anlat hele, nedir durum?

-Durum vahim kardeşim. Öyle bildiğin gibi değil! Kanmayacaktım bi derya gülüşe ve bakmayacaktım leb-i derya yeşil gözlere! Gülüşünden babam çıksa yerim biliyor musun muhterem? Çam ağacı gibi bi de gözleri:   Güçlü, asil, güzel ve dört mevsim solmayan bir yeşil. Hele de o çam ağaçlarının dallarından sığıcıklar kanatlanıyor ya sürü halinde, gülüşünün üzerinde dans ediyorlar ya işte hiç bakmayacaktım o manzaraya!..

-Ohoooo harbiden bildiğim gibi değilmiş abi.

-Çay var mı? Bi de cigara attır bi tane daha!

-Hani içini yakan başka bi şey bulunca çayı bırakacaktın?

-Çay harareti alır kardeşim, hiç duymadın mı bunu?

-Olur mu abi öyle şey. Yazın 30 derecede, güneşin altında bi bardak çay iç bakalım n'oluyorsun!

-Yine geyiğe sardık!.. Saat kaç?

-"Es-salatu hayrun mine'n-nevm"i 9 geçiyor abi!

-Ezan okundu mu lan?

-İşte 10 dakika oldu abi şimdi. Sen şu süslü cümlelere girmeden hemen evveldi.

-E oğlum müzik çalıyor burada, söylesene kapatalım!

-Önce biz başlamıştık abi.

-Şu vakitte bile böyle kafa açabilmen takdire şayan aslında biliyor musun!?

-Biliyorum abi. İçten içe de takdir ediyorum zaten kendimi. Onu-bunu bırak da şimdi, n'apacaksın bu işi?

-Ne n'apacam oğlum! Duruyorum öyle işte arka koltukta unutulmuş gibi. Ama günün birinde de kalkacam bu duraktan dolmuş gibi.

-Hemen yarın sabah kalk abi o duraktan? Terliğin bile var lan ayağında daha ne bekliyorsun, eksik bi şey mi var?

-Öyle bi şey ki bu, kolay anlatamam. Atsan atılmaz, satsam satamam.

-Ne güzel şarkı ama değil mi abi?

-Çalsana dinleyelim lan.

-Böyle şarkıları dinleyince benim de aşık olasım geliyor be abi. Ama doğru kızı henü...

-Tamam muhterem; şarkıyı çal, bi bardak daha çay koy, bi cigara daha attır ve geyiğe de vurma artık! Ha bu arada saat kaç oldu?

-Her sabah güneşi bekleyen kızların mahmur gözlerini ovmasına 17 var abi.

-O vakit şu şarkıyı dinleyelim bi tur, sigaraları da öldürelim de sonra Nevzat Amca'nın oraya geçip bi "PoğaÇay" yapalım muhterem.

-Hem de çılgınlar gibi yapalım abi!

-Orhan Baba harbiden "Ayşen" mi diyor lan?

-Vallahi öyle diyor abi. Ben de ilk öğrendiğimde sükut-u hayale uğramıştım ama zamanla alışıyor insan.

-Başka "Ayşeli" şarkı-türkü biliyor musun lan?

-Mutaf'ın var abi "Ayşa" diye. O olur mu?

-O nasıldı ki?

-"Ayşa Ayşa duy sesimi, Ayşa Ayşa gör halimi" falandı hani?

-Lan oğlum hala mı kafa açıklığı? Bak gülüyor bi de!

-E komik ama abi kabul et.

-Tamam oğlum tamam. Kalk gidelim, şarkıyı da hiç ettin zaten...



15 Haziran, 2012

-Ali Kemal abi! İki süzekli çay verir misin buraya

14 Haziran, 2012

Ustamın Dediği!





-Birdir bir, yerin dibine gir!

-İkidir iki, ormandaki tilki!

-Üçtür üç, atlaması pek güç!

-Dörttür dört, vur bir göt!

-Beştir beş, beş kardeş!

-Altıdır altı, hakem verdi penaltı!

-Yedidir yedi, kedi yemeğimi yedi!

-Sekizim seksek, dünyayı gezsek!

-Dokuzum durak!

-Onum oturak!

-Onbirim çifte minare!

-Onikim Maria'ya mektup!..

Mürekkep bitti mevzuunu hatırlayan dostlara selam olsun...


13 Haziran, 2012

7'de Devre, 15'te Biter!..





-Anne sokağa inebilir miyim? Derslerimi bitirdim, göstereyim istersen?

-Ne işin var sokakta?

-Ama anne beni bekliyorlar, maç yapacağız arkadaşlarla.

-Üstünü başını berbat edeceksin bir de!

-Söz bir şey yapmayacağım anne, n'olur izin versen?

-Olmaz dedim, git kitap oku.

O devirde, o yaştaki bi çocuk için kızmak diye bir şey olmadığı için sadece ağlamayı becerebildi Gökhan. Ama aradan çok geçmeden kapı çaldı ve Gökhan yüzünü, gözünü ve hatta sümüğünü çarşafına silerek bir umutla kapıya koştu. Herkes bilirdi ki eve misafir gelirse onların yanında dışarı çıkma izni almak daha kolay olurdu. Annesi ondan önce davranıp kapıyı açtığı için annesi ile kapının arasına kafasını zor da olsa sokarak gördü gelenlerin kim olduğunu: Mehmet, Mile İsmail, Fakir Hakan, Bayram ve Cici Uğur.

-Ayhan Teyze n'olur gelsin Gökhan

-İsmail evladım Sen daha geçen hafta kaldırıma çarpıp çeneni yarmadın mı? Annen nasıl sokağa salıyor hala seni?

-Geçti o Ayhan Teyze, dikişleri bile aldırdım. Gökhan hadi, annen izin verdi!

-Ben izin falan vermedim. Sen de çek şu kafanı aradan oğlum!

-Ayhan Teyze saat beşte Power Rangers başlıyor. O saate bitiririz maçı. Zaten saat üç neredeyse.

-Anne gideyim lütfen. Bak bugün çıkayım yarın bütün gün kitap okuyacağım?

-İyi tamam git ama baban Seni sokakta top oynarken görürse diğer kolunu da o kırar haberin olsun.

-Olleyyy bee. Bekleyin üstümü giyinip geliyorum.

-Dur para vereyim sana; gelirken iki tane de ekmek al. İnerken Gülten Teyze'ye de uğra, sor bakalım dışarıdan bir şey istiyormuymuş.

-Paranın üstüyle futbolcu kartı alabilir miyim anne?

-Şansını zorlama istersen!

-Şakaydı ya hu...

***

-Beyler onda devre, yirmide biter!

-O kadar zamanımız yok oğlum! Yedide devre, onbeşte biter yapalım?

-Tamam. Ben Gökhan'la adım atışacağım. Gel Gökhan.

Aldım, verdim, aldım, verdim, aldım, verdim, aldım, verdim, ALDIM!..

-Tamam başla Gogo

-Mile'yi aldım.

-Fakir bendensin.

-Mehmet.

-Hasan.

-Cici.

-Orhan

-Şota

-Oğlum çok güçlü oldunuz lan!

-Sen alsaydın oğlum o zaman!

-Tamam lan. Oğuz gel.

-Tolga

-Baggio

Gökhan'ın Takımı: Mile İsmail, Mehmet, Cici Uğur, Şota ve Tolga

Bayram'ın Takımı: Fakir Hakan, Dobi Hasan, Orhan, Oğuz ve Baggio Faruk

-Kaleleri ondört adımdan yapın da başlayalım oğlum artık.

-Nesine oynuyoruz Gogo?

-Gazozuna!

-Oğlum Vedat Abi'nin bakkala meybuz gelmiş! Meybuzuna oynayalım?

-Tamam meybuzuna oynuyoruz!


-Dobi, Fakir defansta durun bak, çıkmak yok.

-Ben zaten çıkamıyorum. Sen Fakir'e söyle onu.

-Tamam oğlum çıkmayacağım zaten.

-Cici güzel kalecilik yap bak; iki gol yeyince çıkacağım diye tutturma. Geçen maç Wakabayashi gibiydin, öyle ol yine.

-Tamam oğlum hadi başlayın artık.

-Beyleerrrr dikkatli olun, top Cevdet'in bahçesine kaçmasın! Mileeee gel santra yapalım.

***

-Maça başlamadan söyledim o kadar dikkatli olun diye. Al işte adam kesti topu!

-Ben anlamam Gogo, biz 13-9 öndeydik. Alın bakalım meybuzları.

-Maç bitmedi ki oğlum. Belki biz kazanacaktık?

-Hep böyle mızıkçılık yapıyorsun zaten oğlum. Niye izin aldık ki Ayhan Teyze'den!?

-Ne mızıkçılığı oğlum? 13-9'dan devam edeceğiz sonra. Beyler benimle fırına gelen var mı?

-Ben geliyorum, annem ekmek istemişti.

-Görüşürüz beyler, haydi gidelim Mile...