Biz ki ustasıyız o havalara gomanın! Hayatı, okaliptüsü fazla kaçırmış koala kafasında yaşar; çayı, ince belliden çift şekerli içer; sigarayı ise ancak ve ancak kibritle yakarız. Mübalağayı çılgınlar gibi sever, aklımıza estikçe de yazar-çizeriz muhterem...

17 Mayıs, 2012

Dönemeç...







Bir gündü, hava ılık
Ve cadde kalabalık...
Bir kadın sapıverdi önümden dönemece;
Yalnız bir endam gördüm, arkasından, ipince.
Ve görmeden sevdiğim, işte bu kadın dedim,
Çarpıldım, sendeledim.

***

Ekmek almak, dünyanın en zor işidir, bazen. "Zaten ben ekmek yemeyecem" kozunu da oynadıktan sonra yapacak pek bir şey kalmaz geriye: O evden çıkılır, "Murat" Sokağı boydan boya yürünür, içten içe şimdiki çocuklar hakkında küfürler edilir, "biz olsak" ile başlayan cümleler sıralanır - yine içten içe -, sokağın köşesinden  cadde aşağı dönülür ve dönemeci beş geçe bakkala selam verilir...

-Selamün aleyküm!

-Ve aleyküm selam.

-Nasılsın Hami Amca?

-Bitiyor mu okul torun?

"Dün bitmeyen okul, bugün nasıl bitsin" diyesin gelse de bu kısım pas geçilir. Bir de bu arada ekmek alınır.

-Gayret ediyoruz Hami Amca. Dualarına katık et beni de; işim dualara kaldı.

-Allah yardımcınız olsun torun.

-Sağ olasın Hami Amca. Haydi hayırlı işler sana.

-Güle güle torun.

Bu kez yukarı doğru yürünür, terlikle çıkıldığına pişman olunur, tam sokağa dönecekken yandan bir kız geçer hızlıca, dalgalı saçlarını belinden savurarak ve seni adeta sollayarak önünden sapıverir dönemece, yabancı oluşundan mıdır nedir heyecanlanılır, adımlar sıklaştırılır, o an kafaya dank eder ki bu kısım, ekmek alma ritüelinin bir parçası değildir, neyse ya hu bunu düşünecek zaman mıdır? Bir meraktır yürünür bir vakit, eve üç kala yollar ayrılır, kızcağız 26 numaralı "Sevgi Apartmanı"na girer, bu hoş rastlantıya tebessüm edilir, kim olabileceği üzerine kafa patlatılır ve nihayet eve varılır:

-Neredesin oğlum sen? Yumurtalar soğudu!

***

Salonun sokağa bakan penceresi önünde çokça zaman geçirilmeye başlanır, kızcağızın kim olduğunu henüz çözememenin üzüntüsüyle sokağa giriş çıkış hızı yarıya indirilir, süresi ise iki katına çıkarılır ve tabi bir de bakkala gitme çağrıları jet hızıyla ve oy birliğiyle "meclis"ten geçirilir. Lakin bunlar işe yaramamaktadır. Acaba kız birini ziyarete mi gelmiştir? Belki de anketör falandır? İlla bir sıfat uydurmaya gerek yoktur aslında; asıl düşünülmek ya da düşünülmemek istenen olasılık o kızcağızın bir daha sokağa girmeyecek olmasıdır. Muhtemelen öyledir zaten. Öncesi ve sonrası olmayan her şey misafir değil midir zaten? Tabi ya! Gelmiş, bilmem kaç dakika yahut saat oturmuş ve senden haberi dahi olmadan gitmiştir!...

-Sen niye kukumav kuşu gibi o camın önüne tüneyip duruyorsun bu ara?

-Çocukluğuma sardım bu ara ya hu. Sokağa bakıp gözümde canlandırıyorum.

-O zaman hadi ekmek al gel de anılarını yad et!

-Yemin ediyorum çok güzel bağladın anne!

-Para vereyim mi?

-Var bende bozuk...

Sokağa adım atılır, gidilecek olan sancak istikametine yüz çevrilir ve beklenen an gelmiştir, yemin billah sokağın başından doğru yürümektedir! Terlikle çıkıldığına pişman olunur, saç-baş desen almış başını gitmiştir zaten. Apartmana girip gitmesini beklemek iyi fikirdir... Ama yüzünü açık ve net görüp aklına nakşetmek de işten bile değildir. Derin nefes alınır, yürünür, yürünür, yürünür, yanına yaklaşılır, yüzüne bakılır, bakışa ufak da olsa bir tebessümle karşılık alınır! Gülümsediğine göre fotoğraf çekilmiştir! Bir an evvel eve dönüp gözleri sımsıkı yummak icap etmektedir. Dönemeçten aşağı dönülür, bakkala varılır...

-Selamküm Hamimca!

-Aleyküm Selam torun!

Hızlıca ekmekler alınır.

-Torun iyi mis...

-Haydiyırlışler Hamimca!

-Sağ...

Bu kez dönemeçten sokağa dalınır, kızla göz göze gelinen yerden geçilir, Sevgi Apartmanı'nın önünden aşılır ve tabi ki eve varılır, gözler kapanır, fotoğraf göz önünde bir yere alınır ve öylece dalınır...

***

İki Lira'ya iki ekmek almak niyetiyle çıkılıp, bedavaya, paha biçilemez bir tebessüm alalı çok zaman olmuştur ama hikayede pek bir ilerleme olmamıştır! Hatta gerileme olduğu söylenebilir; zira bir daha görünmemiştir kızcağız. İşin absürt tarafı ise geçen zaman ile ters orantılı bir hal alan hislerindir; geçmemektedir mel'unlar... Okula gitme vakti gelmiş ve hatta geçmektedir, Mukavemet finali vardır üstelik, kafanı toplamalısındır.. Üst-baş giyilip evden çıkılır, bazı notların evde unutulduğu düşünülür, dosya kurcalanır, notlar bulunur, tam gözler yola çevrilir, pat! Karşındadır! Bu kez ses efekti kullanma konusunda kararlısındır:

-Merba

Yine o tebessümdür!

-Merhaba.

-Kerem ben; şu ilerde şey yapıyorum.

Artık bayağı bayağı gülüyordur: Dudakları, bir sahil şeridi gibi uzanıyordur deniz gözlerinin bittiği yerde ve sen, öpmek istiyorsundur gülüşünün bütün kıyılarından!

-Ben de Aslı. Memnun oldum.

-Ben de. Yani memnun oldum. Sevgi Apartmanı'nda oturuyorsun galiba?

-Evet, bir kaç aydır teyzemin yanında kalıyorum. Tanırsın belki de, Saliha teyzemin ismi.

-Saliha Teyze'nin yeğeni misin?

Keşke zamanında anneme sorsaydım deyu düşünülür ama kısmettir artık.

-Evet. 

Hala gülümsüyordur.

-Şey, benim gitmem lazım. Teyzem kahvaltı için beni bekliyordu da. Sonra görüşürüz tamam mı?

-Tamam ya hu tabi ki tamam. Hatta akşam çaya falan geliriz belki annemle.

-Olur, beklerim.

-Pekala görüşürüz. Tekrar memnun oldum gerçekten.

-Ben de öyle. Görüşürüz.

Arkasını dönüp uzaklaşır, saate bakılır, otobüs kaçmış gibidir ve hatta belki de mukavemet finali. Okul uzamıştır belki de ama neyse ya hu değmiştir ennihayet...

***

"Bir erkeğin hayatında, beyninin ve kalbinin çevresine ördüğü uygarlık duvarının tuğlalarını patlatan bir şok yaşadığı belli bir an vardır" der Murat Menteş. Sanırım sabah, o anı yaşamışsındır. Bu arada sınava onbeş dakika geç de olsa girebilmişsindir, berbat geçmiştir, bunu çok kafana takmamışsındır, hatta sınavdan çıkar-çıkmaz anneni arayıp akşam Saliha Teyze'ye çaya gitmekten bile bahsetmişsindir. Okuldan sonra arkadaşlarla sağda-solda oyalanmışsındır ve akşam etmişsindir nihayet. Şimdi önce eve gidip hazırlanma ve daha sonra Saliha Teyze'nin çayını içmeye gelmiştir sıra...

Caddenin aşağısında otobüsten inilir ve hızlıca yürünür yokuş yukarı. Öyle hızlı yürünür ki kaval kemiğinin alev alacağı bile düşünülür ama umursanmaz. Nihayet beklenen an gelip-çatmak üzeredir! Hami Amca'ya kapı önünden selam verilmek istenir ama dükkanı öylece bırakıp gitmiştir Hami Amca, hiç de huyu değildir ya neysedir. Hızlıca sokağa dönülür, kalabalıkla karşılaşılır, adımlar daha da hızlandırılır, fark edilir ki bu pek de sevimli durmayan kalabalık, Sevgi Apartmanı'nın önündedir, bu sırada üç-beş adam ellerinde tabuta benzeyen bir şeyle çıkarlar apartmandan ve o şeyi ambulansın arkasına doğru götürürler. N'oluyor demeye kalmadan Saliha Teyze fırlar dışarı, annen de oradadır, Hami Amca da ve hatta bütün mahalleli de. Bir sen eksiksindir, şimdi sen de gelmişsindir ve her şey tamam olmuştur. Kesin Mustafa Amca diye düşünülür, zaten kalbi de vardır adamcağızın. Gözler Aslı'yı arar amma ve lakin bulamazlar. Derken acı bir fren sesi duyulur ve artık Mustafa Amca da oradadır. Eeee hala bir eksik vardır? Yok artıktır! Nasıl olurdur? Daha sabah konuşulmuştur? Yok canım olamazdır!? Anneye yanaşılır:

-Anne?

-Saliha Teyzen'in yeğeni vardı oğlum...

-di'li geçmiş zaman kullanır anne. Hiç yakışmaz ağzına. Aslında işin aslı; o an, oradaki hiçbir şey, hiç kimseye yakışmaz...

***

Bir gündü mevsim bayat
Ve esnemekte hayat....
Dönemeçten bir tabut çıktı ve üç beş adam;
Yalnız bir ahenk sezdim, çerçevede bir endam.
Ve tabutta, incecik, o kadın var, anladım;
Bir köşede ağladım...



07 Mayıs, 2012

Ben Böyle Uçarım Bazen - 2






1996 yazı...

***

Trabzon'dan 20 kilometre kadar doğuya gidersen Arsin'e, Arsin Çarşısı'ndan 5 kilometre kadar kuzeye yollanırsan Holefter'e ve yine aynı yoldan 2 kilometre kadar daha yukarı devam edersen Elmaalan'a; yani "bizim köye" varırsın. Yol üzerindeki ikinci camiyi geçtikten yaklaşık 200 metre sonra "köy meydanı" denilebilecek bir düzlüğe ulaşırsın. Bizim çocukluğumuzda "köy meydanı denilebilecek" vaziyetteki bu "üç yol ağzı" düzlük, babamın çocukluğunda gerçek manasıyla bir meydandır aslında. Aşağıdan yukarıya buraya vardığında tam karşına gelen ev, dedemin evidir ve bu evin yola bakan kısmında, babamın çocukluğunda bir bakkal ve bir kahvehane vardır. İşte tam da bu sebeple bir zamanlar bu düzlük, köyün meydanıdır. Dedemin evine sırtını döndüğünde hemen karşındaki tek katlı, çatısız, kapısında üç tane karayemiş ağacı olan ve tuğlaları, delikleri dışarıdan görünecek şekilde dizilmiş olan ev ise büyükbabamın evidir...

***

Daha evvelki senelerde olduğu gibi bu yılki yaz tatilimin de neredeyse tamamını bu iki ev arasında mekik dokuyarak ve bu dar alanda, geniş hayal gücümü arkama alarak ürettiğim şeylerle eğlenerek geçiriyordum. En başta yaz dediğime bakma: Tarlalarda çalacak mısır, ormanlarda toplanacak tırmıza, ağaçlarda silkenince altına dökülecek değirmen armudu kalmamış; karayemişlerin mayhoşluğu ve karalığı ağzımızdan silineli çok olmuş, haniftaların reçelleri dahi tükenmiş, cümle köylü fındığını patosa vurmuş ve kokulu üzüm reyhası, rüzgarsız havalarda bile sinüslerime dolmaya başlamıştı. Kısacası yaz, yerini pek de yavaş olmayan bir şekilde benim için ilk ve tek, köyde yaşayan insanlar içinse sonbahara bırakıyordu...

***

Yazbaşında köye geldikten sonra, şehre en yakın olduğum zamanlardı - İstanbul'a dönmeden bir-iki gün evvel Rus Pazarı'na ve Moloz'a yapılan ve benim hiç de hoşnut olmadığım "ticari" gezileri saymazsak - bizim uşaklarla beraber Holefter'e; Kalfa Hüseyin'in bakkalına gittiğimiz zamanlar. Akşamüstü çıkılan bu yolculuk, akşam ezanı okunduğu vakitlerde, Hacı Murat Dayı'nın 1982 model BMC Leyland'ının - bizim deyimimizle "Gırgır"ın - arkasına takılarak köye geri dönmemizle neticelenirdi...

***

Detaylı tarihini hatırlayamadığım o gün, büyükbabamın evinde yemeğimi yedikten hemen sonra dedemin oraya geçip bizim uşaklarla toplanmış ve yaklaşık 2 kilometrelik, bir kısmı beton, bir kısmı toprak olan yolu tüketerek Holefter'e; Kalfa Hüseyin'in bakkalına varmak üzere yola koyulmuştuk. Yolumuzun üstündeki iki caminin mezarlıklarına uğrayıp Fatiha'lar okuduktan, kapılarda oturan bilmem kaç yaşlıya ve yanımızdan geçen tanıdık bilmem kaç arabaya selam verdikten ve yarım saat kadar yürüdükten sonra Holefter'e varmıştık. Her zamanki gibi ilk iş, köy okulunun önündeki çeşmeden kana kana suyumuzu içip, akabinde de Kalfa Hüseyin'den gofretimizi, çokomelimizi, sakımızı ve muhtemelen şekerlerimizi alarak Gırgır'ın gelişini beklemeye başlamıştık...

***

Sağ olsun Hacı Murat Dayı, bizi çok fazla bekletmemiş ve akşam ezanını okuyan pek muhterem İbrahim Hoca, "hayyalesselah" demeden gelmişti. Her zamanki gibi araba durmamış, biz peşinden koşmuş ve pikabın arkasında oturmakta bulunan abilerimizin de yardımıyla kendimizi Gırgır'a atmayı başarmıştık. Abilere verilen selamlar, yine abilerden gelen sorulara verilen cevaplar ve o vakitler hayranlık duyduğumuz ve dinlemekten büyük keyif aldığımız hikayelerden bir kaçı eşliğinde, kısa sürede ikinci caminin yanına varmıştık. Şimdi önümüzde bir düzlük ve çok kısa bir kaban kalmıştı. Yaklaşık 200 metrelik bu yolun ardından "köy meydanı"na varmış ve yolculuğumuzu tamamlamış olacaktık...

***

Fındıklar patosa vurulduğu için camiden itibaren başlayan bu düzlükteki 6 hanenin hemen hepsinin önünde bir "zuluf" yığını yapılmıştı. Bizim uşaklardan biri, Çağılcı Osman'ın kapısındaki zuluf yığınına atlamak üzere kendini Gırgır'ın arkasından "kesmişti". Bir diğeri, Ayşe Hala'nın evinin önündeki zulufa bırakmıştı kendini. Hemen ardından bir diğeri de Talip Emice'nin zulufuna... Tek başıma kaldığımdan ve uşakların o denli eğlenişini kıskandığımdan olsa gerek ben de Saffet Emice'nin evinin önündeki zulufu kestirmiştim gözüme ve hiç de hesaplamadan, alelacele ve öylesine bırakmıştım kendimi boşluğa....

***

Düştüğüm yer yumuşak olmadığına ve ağzımdan kanlar aktığına göre zulufu pas geçip, betona çakılmıştım! İlk yaptığım kontrolde dişimin kırıldığını fark etmiştim ama yine de hemen kalkmış ve koşmaya başlamıştım. Ağlamadan, zırlamadan sadece koşuyordum eve doğru. Sonra durup, köy meydanındaki çeşmede elimi yüzümü yıkamayı akletmiştim. İlk önce annemden korkmuştum... Sonra kırılan dişime üzülmüştüm... Ve en sonunda canımın yandığını fark etmiştim... 

***

O ana dair hatırladığım en güzel şey; bütün korkuma, bütün üzüntüme ve bütün acıma rağmen mutlu ve umut dolu bir çocuk oluşumdur. Çocuk kalamayışım ise belki de bir ömür taşıyacağım bir korku, bir üzüntü ve bir acı olacaktır...