Biz ki ustasıyız o havalara gomanın! Hayatı, okaliptüsü fazla kaçırmış koala kafasında yaşar; çayı, ince belliden çift şekerli içer; sigarayı ise ancak ve ancak kibritle yakarız. Mübalağayı çılgınlar gibi sever, aklımıza estikçe de yazar-çizeriz muhterem...

07 Mayıs, 2012

Ben Böyle Uçarım Bazen - 2






1996 yazı...

***

Trabzon'dan 20 kilometre kadar doğuya gidersen Arsin'e, Arsin Çarşısı'ndan 5 kilometre kadar kuzeye yollanırsan Holefter'e ve yine aynı yoldan 2 kilometre kadar daha yukarı devam edersen Elmaalan'a; yani "bizim köye" varırsın. Yol üzerindeki ikinci camiyi geçtikten yaklaşık 200 metre sonra "köy meydanı" denilebilecek bir düzlüğe ulaşırsın. Bizim çocukluğumuzda "köy meydanı denilebilecek" vaziyetteki bu "üç yol ağzı" düzlük, babamın çocukluğunda gerçek manasıyla bir meydandır aslında. Aşağıdan yukarıya buraya vardığında tam karşına gelen ev, dedemin evidir ve bu evin yola bakan kısmında, babamın çocukluğunda bir bakkal ve bir kahvehane vardır. İşte tam da bu sebeple bir zamanlar bu düzlük, köyün meydanıdır. Dedemin evine sırtını döndüğünde hemen karşındaki tek katlı, çatısız, kapısında üç tane karayemiş ağacı olan ve tuğlaları, delikleri dışarıdan görünecek şekilde dizilmiş olan ev ise büyükbabamın evidir...

***

Daha evvelki senelerde olduğu gibi bu yılki yaz tatilimin de neredeyse tamamını bu iki ev arasında mekik dokuyarak ve bu dar alanda, geniş hayal gücümü arkama alarak ürettiğim şeylerle eğlenerek geçiriyordum. En başta yaz dediğime bakma: Tarlalarda çalacak mısır, ormanlarda toplanacak tırmıza, ağaçlarda silkenince altına dökülecek değirmen armudu kalmamış; karayemişlerin mayhoşluğu ve karalığı ağzımızdan silineli çok olmuş, haniftaların reçelleri dahi tükenmiş, cümle köylü fındığını patosa vurmuş ve kokulu üzüm reyhası, rüzgarsız havalarda bile sinüslerime dolmaya başlamıştı. Kısacası yaz, yerini pek de yavaş olmayan bir şekilde benim için ilk ve tek, köyde yaşayan insanlar içinse sonbahara bırakıyordu...

***

Yazbaşında köye geldikten sonra, şehre en yakın olduğum zamanlardı - İstanbul'a dönmeden bir-iki gün evvel Rus Pazarı'na ve Moloz'a yapılan ve benim hiç de hoşnut olmadığım "ticari" gezileri saymazsak - bizim uşaklarla beraber Holefter'e; Kalfa Hüseyin'in bakkalına gittiğimiz zamanlar. Akşamüstü çıkılan bu yolculuk, akşam ezanı okunduğu vakitlerde, Hacı Murat Dayı'nın 1982 model BMC Leyland'ının - bizim deyimimizle "Gırgır"ın - arkasına takılarak köye geri dönmemizle neticelenirdi...

***

Detaylı tarihini hatırlayamadığım o gün, büyükbabamın evinde yemeğimi yedikten hemen sonra dedemin oraya geçip bizim uşaklarla toplanmış ve yaklaşık 2 kilometrelik, bir kısmı beton, bir kısmı toprak olan yolu tüketerek Holefter'e; Kalfa Hüseyin'in bakkalına varmak üzere yola koyulmuştuk. Yolumuzun üstündeki iki caminin mezarlıklarına uğrayıp Fatiha'lar okuduktan, kapılarda oturan bilmem kaç yaşlıya ve yanımızdan geçen tanıdık bilmem kaç arabaya selam verdikten ve yarım saat kadar yürüdükten sonra Holefter'e varmıştık. Her zamanki gibi ilk iş, köy okulunun önündeki çeşmeden kana kana suyumuzu içip, akabinde de Kalfa Hüseyin'den gofretimizi, çokomelimizi, sakımızı ve muhtemelen şekerlerimizi alarak Gırgır'ın gelişini beklemeye başlamıştık...

***

Sağ olsun Hacı Murat Dayı, bizi çok fazla bekletmemiş ve akşam ezanını okuyan pek muhterem İbrahim Hoca, "hayyalesselah" demeden gelmişti. Her zamanki gibi araba durmamış, biz peşinden koşmuş ve pikabın arkasında oturmakta bulunan abilerimizin de yardımıyla kendimizi Gırgır'a atmayı başarmıştık. Abilere verilen selamlar, yine abilerden gelen sorulara verilen cevaplar ve o vakitler hayranlık duyduğumuz ve dinlemekten büyük keyif aldığımız hikayelerden bir kaçı eşliğinde, kısa sürede ikinci caminin yanına varmıştık. Şimdi önümüzde bir düzlük ve çok kısa bir kaban kalmıştı. Yaklaşık 200 metrelik bu yolun ardından "köy meydanı"na varmış ve yolculuğumuzu tamamlamış olacaktık...

***

Fındıklar patosa vurulduğu için camiden itibaren başlayan bu düzlükteki 6 hanenin hemen hepsinin önünde bir "zuluf" yığını yapılmıştı. Bizim uşaklardan biri, Çağılcı Osman'ın kapısındaki zuluf yığınına atlamak üzere kendini Gırgır'ın arkasından "kesmişti". Bir diğeri, Ayşe Hala'nın evinin önündeki zulufa bırakmıştı kendini. Hemen ardından bir diğeri de Talip Emice'nin zulufuna... Tek başıma kaldığımdan ve uşakların o denli eğlenişini kıskandığımdan olsa gerek ben de Saffet Emice'nin evinin önündeki zulufu kestirmiştim gözüme ve hiç de hesaplamadan, alelacele ve öylesine bırakmıştım kendimi boşluğa....

***

Düştüğüm yer yumuşak olmadığına ve ağzımdan kanlar aktığına göre zulufu pas geçip, betona çakılmıştım! İlk yaptığım kontrolde dişimin kırıldığını fark etmiştim ama yine de hemen kalkmış ve koşmaya başlamıştım. Ağlamadan, zırlamadan sadece koşuyordum eve doğru. Sonra durup, köy meydanındaki çeşmede elimi yüzümü yıkamayı akletmiştim. İlk önce annemden korkmuştum... Sonra kırılan dişime üzülmüştüm... Ve en sonunda canımın yandığını fark etmiştim... 

***

O ana dair hatırladığım en güzel şey; bütün korkuma, bütün üzüntüme ve bütün acıma rağmen mutlu ve umut dolu bir çocuk oluşumdur. Çocuk kalamayışım ise belki de bir ömür taşıyacağım bir korku, bir üzüntü ve bir acı olacaktır...




Hiç yorum yok: