Biz ki ustasıyız o havalara gomanın! Hayatı, okaliptüsü fazla kaçırmış koala kafasında yaşar; çayı, ince belliden çift şekerli içer; sigarayı ise ancak ve ancak kibritle yakarız. Mübalağayı çılgınlar gibi sever, aklımıza estikçe de yazar-çizeriz muhterem...

31 Temmuz, 2012

Ziyaret






-İyi de kardeşim, çaya tomurcuk katmamışsın ki sen! Tomurcuğa çay katmışsın resmen!?

Bu cümleyi öyle yüksek bi sesle kurmuştum ki mekandaki cümle müşteri taifesi bana hak vermek zorunda kalmış ve çay kaşıklarını, bardaklarının üzerine köprü yapmışlardı. Yılın en iyi çıkış yapan müşterisiydim adeta! Pişman değildim biliyor musun güzel kardeşim; İstanbul'a geldim geleli şöyle adam akıllı bi çay bile içememiştim ki "tazeletmek" de şöyle dursun...

-Tamam Oğuz, sakin ol. Limonlu soda söyleyeyim sana?

Fikret bu bizim, Köse Fikret! Eskiden öyleydi en azından ama şimdi benden çok sakalı var kansızın! Sağ olsun alakadar oldu benimle buralarda. Mahallede bi tek o kalmış sanırım, başka tanıdık yüze denk gelmedim... 

-Söyle Fikret, çaydan hayır yok nasılsa.

-Adamım sen sıkma limonlu soda getir iki tane... Gerilme bu kadar Oğuz ya hu. Zamane kafeleri böyle işte.

-Ciddi manada alakamı cezbediyor bu çaya tomurcuk ekleme hadisesi Fikretcim. Sağ olsun işletmeciler de hayli ısrarlılar bu hususta. Üstlerine gitme hızını biraz artırırsan, "radara yakalanmış şoför gerginliği" bile yaşatabilirler insana. Bazen iş o raddeye geliyor ki "Bak kardeşim, aslında tomurcuk, çaydan daha evvel icat edilmiştir" diyecekler deyu tedirgin olup, ani bi vites değişikliği ile şanz... Neyse ya hu meselemiz bu değil, şişirmeyim şimdi kafanı...

-Yarın bi yere getireyim ben seni Oğuzcum, oranın çayı güzeldir.

-Şimdi gidelim Fikret?

-Şimdi geç oldu be Oğuz; sodaları içer kalkarız.

-Eyvallah Fikret, sen nasıl dersen.

-E anlat bakalım Oğuz; nasıl buldun mahalleyi, değişmiş mi?

-Çok değişmiş Fikret. Sen bile çok değişmişsin be kardeşim. "Köse" diye dalga geçerdik biz seninle ya hu şu sakala bak hele!

-Sen de yaşlanmışsın be Oğuz? Hani nerede o halıfleks gibi saçlar? Demiştik sana o kadar sürme o jöleyi!

-Jöleyle alakası yok be Fikret, askerde döküldü meretler. Ektireyim dedim ama çim adama benzemekten korktum ya hu.

-En iyisi doğal hali zaten Oğuz, iyi ki vazgeçmişsin.

-Sen n'apıyorsun, ne ediyorsun buralarda Fikretcim?

-Aynı be Oğuz. Bırakamadık buraları. Sokak çocuğuyduk, büyüdük, semt adamı olduk.

-Çıkmadın mı hiç başka yerlere Fikret? Buralarda ömür geçmez ki be kardeşim?

-Bu semtin bi kokusu var be Oğuz; ekmek gibi, guymak gibi bi kokusu var. Anladım ki o kokuyu almadan olmuyor...

-Eskilerden kimse kaldı mı Fikret?

-Yok be Oğuz, nerede!?

-Bizim çocuklardan haberin var mı peki Fikret?

-Bi fırtına tuttu bizi, deryaya kardı Oğuz. Herkes kendi dünyasını kurdu ama ara-sıra haberleşiriz bazılarıyla.

-Piç Selim'den haberin var mı mesela Fikret?

Piç Selim... Hakikaten mahallenin en fırlama çocuğuydu bu Selim. Girip-çıkmadığı ev, dövmediği çocuk, çalmadığı misket, aynasını kırmadığı araba yoktu vicdansızın. Bi keresinde şaka yapacam deyu elimde torpil patlatmıştı da babam evire-çevire dövmüştü bizim Piç'i. Sigaraya da yine bu velet yüzünden başlamıştık ekip olarak...

-Ohooo bizim Piç aldı yürüdü Oğuz. Herifin altında 4+4 arabası bile var, düşün işte.

-4x4 olmasın o Fikret?

-Çarpım tablosuyla hiç aram olmadı be Oğuz, bilirsin.

-Bilmem mi be Fikret? Vay be demek Piç Selim öyle oldu diyorsun ha?

-Aynen öyle Oğuz. Nasıl patlatmıştı ama elinde torpili?

-Sorma ya hu. Bi de Baggio Kazım'ın Nintendo'sunu kırmıştı bak, onu da hiç unutmam Fikret.

-Boşuna piç demiyorduk adama Oğuz. Kazım'ın teyzesi getirmişti hem de o aleti ta Almanya'dan. O da çok büyük olaydı ya hu mahallede.

Baggio Kazım... Enteresan bi çocuktu bu Baggio. Sadece teyzesi Almanya'dan geldiği zamanlar sokağa çıkardı, hatta biz onu "Almancı" bile zannederdik bi ara. Teyzesinin getirdiği hediyelerla bize hava atardı eleman. Hey gidi be, Nintedo'yu görünce bi heves Atari istemiştim babamdan da neredeyse evden kovuluyordum. Almanya'da yaşayan teyzesi, neden bu çocuğa Roberto Baggio forması getirmişti, onu bi türlü anlayamadık yalnız muhterem.

-O n'apıyor peki Fikret, var mı haberin?

-Baggio Almanya'da Oğuz! Teyzesinin çoluğu-çocuğu yoktu işte bizim elemanı evlat edindi gibi bi şey.

-Vay be harbiden Almancı oldu ha Fikret.

-Aynen öyle Oğuz.

-Peki Memik Dayı yaşar mı Fikret?

Memik Dayı... Güzel adamdı Memik Dayı. Biraz saftı ama kimseye zararı yoktu en azından. Ya da var mıydı ya hu?.. Bi keresinde şey yapmıştı: Bizim bi araba vardı, motoru sürekli hararet yapardı. Memik Dayı da duymuş bunu. Geldi, babamdan arabayı aldı "ben hallederim onu" diyerekten. Sonra baktık ki radyatöre çay doldurmuş adam. Bi de diyor ki "çay harareti alır". Böyle bi adamdı işte...

-Hah işte bak bi o kaldı o zamanlardan Oğuz.

-Hatırlıyor musun Fikret bizim arabanın radyatörüne çay doldurmuştu "çay harareti alır" diye?

-O olay efsane be Oğuz, nasıl unutulur. Sen şeyi hatırlıyor musun? Hani sokağın başındaki bakkalın kızı intihar etmişti de bu Memik Dayı, cenazede adamın yanına gidip "Üzülme be gardaş, sana kız mı yok?" demişti.

-Ya hu bak sen söyle hatırladım. Hakikaten efsane adamdı be Fikret. Buralarda mıdır? Bi görseydim onu.

-Bi kaç zamandır görmedim be Oğuz. En son gördüğümde komşu arıyordu!

-Ne komşusuymuş o Fikret?

-Ya hu anlatmasına kredi çekmiş bizimki Oğuz, ev almak için. Sonra bi yerde "Bu zamanda ev almayacan, komşu alacan" lafını duymuş. Önüne gelene "Bildiğin, krediye uygun komşu var mı?" sorup duruyordu buralarda.

-Desene hala efsane bi adam. Peki Pamuk Mustafa n'apar Fikret?

Pamuk Mustafa... Pamuk gibi çocuktu bu muhterem. Yaramazlık yapmaz, bağırmaz, çağırmaz, acayip sevimli bi şeydi. Herkes severdi Pamuk'u. Bayramlarda en çok şekeri ve harçlığı o toplardı mahallede. Ama hakkıydı ya hu az mı bakkala-çakkala gitti millet için. Garibim kimsenin bi dediğini iki etmezdi ki...

-Ah be Oğuzcum, keşke hiç girmeseydin o konuya. Pamuk rahmetli oldu.

-Yapma be Fikret! Nasıl oldu öyle ya hu? O çocuk bizden de küçüktü değil mi?

-Küçüktü tabi Oğuz. Genç yaşta evlendi Pamuk, kendi gibi de bi oğlu olmuştu maşallahlık. Sonra beyin tümörü yedi bizim Pamuk'u. Öylece göçtü-gitti işte. O öldükten sonra da karısı çocuğu da alıp memleketine döndü.

-Vay be. Çok üzüldüm o çocuğa be Fikret.

-Hayat işte Oğuz. Bizim n'olacağımız belli mi sanki?

-Doğru diyorsun Fikret. Keşke hepimiz Pamuk gibi hatırlanabilsek... Bana müsaade artık.

-E hani bende kalacaktın bu akşam Oğuz?

-Yok be Fikret, gideyim ben en iyisi. Seni gördüğüm iyi oldu ama mahalleyi eskisi gibi de hatırlayamayacam artık.

-Sen bilirsin Oğuzcum, ısrarcı olmayayım.

-Eyvallah Fikretcim. Çok sağ ol her şey için. Bakarsın bi 20 sene sonra yine yolum düşer buralara.

-O zaman kimseyi bulamazsın muhtemelen Oğuz.

-O zamanı ben de görmeyebilirim be Fikret. Hakkını helal eyle sen, bi daha ya kısmet...

-Helal-i hoş olsun be Oğuz, ne demek.

-Haydi Allahaısmarladık  Fikret. Karıncayı incitme dostum...





09 Temmuz, 2012

Saat Kaç Muhterem?.. - Bölüm 2





-Saat kaç muhterem?

-Saat kolunda abi!

-Güzel, çalışıyor. Bebek kalabilir...

-Ne bebeği lan?

-Sen "Gitt" olursun da ben "Mike" olamaz mıyım oğlum?

-Ha o anlamda.

-Oradan bi kaç tahta daha versene, şu ateşi coşturayım.

-Tahta mı?

-Tahta tabi! Zoruna mı gitti?

-Abi rolleri mi değiştik ya hu hayırdır? Burada saçma cevapları ben veririm ki sana hiç yakışmıyor saçmalamak.

-Belki saçmalamaya programlanmışımdır?

-Yeter la, kalkar giderim bak!

-Tamam muhterem tamam. Kaliteli saçmalamak da meziyetmiş, onu fark ettim şimdi.

-Sende komedyen istidadı yok abi. Sakın kalabalık ortamlarda böyle işlere kalkışma.

-Tamam la uzatma mevzuyu. Saat kaç?

-Her an değişiyor abi.

-Şu an kaç mesela?

-Tam söylüyordum ki bi dakika daha ileri attı be abi. Şimdiyi mi merak ediyorsun, az önceyi mi?

-Asıl merak ettiğim, seninle ne zaman ciddi sohbet edebileceğimiz!

-Saatleri kendine şahit tutma be abi; ya yirmi geçersin O'nu ya da yirmi varsındır O'na...

-Esaslı laf ettin lan.

-Buradan alıp-yürümeyecez değil mi abi?

-Sen isteyince çok mantıklı konuşabiliyorsun aslında biliyor musun?

-Ben zekiyim ama ders çalışmıyorum ya hu.

-Bak, normale dönüyoruz yavaş yavaş. Ver bakalım bi cigara daha.

-Veririm ama şu "yenge" mevzuundan bahset biraz?

-Tamam la tamam. Elbet muhabbet oraya gelecek zaten.

-Dal bi yerden işte.

-Durumlar karışık muhterem. Lakin şunu söyleyebilirim: Varlığının tiryakisi, yokluğunun delisiyim.

-Anlamadım abi?

-Sevdalılar beni anlar kardeşim.

-Haaa... "Sevgim yüce dağlar kadar" diyorsun yani?

-"İçerimde volkan kaynar" deyu eklemeyi de ihmal etmiyorum.

-Volkan dedin de abi, Eyjafjallajökull geldi aklıma.

-O neydi lan?

-Hani İzlanda'da yanardağ patlamıştı da cümle "eski dünya"yı volkanik bulut kaplamıştı falan. İşte o yanardağın ismi Eyjafjallajökull'dü abi.

-O neymiş lan öyle, messenger'da güler gibi.

-Abi o espriyi yapmadın varsayıyorum.

-Varsaymıyorsun muhterem, geyiğe "varsarıyorsun" yine-yeni-yeniden!

-Volkan falan deyince işte bird...

-Neyse şimdi bırak volkanı-molkanı da bi bardak daha doldur kötü çaydan, dibini de dökme. Bi de saat kaç, onu söyle?

-Bir yürek, bir yürek, kutuda, tık tık...
 Korkarım, saat kaç diye bakamam.
 Son vapur kalkarken atlayamadık,
 Kapılar kapandı, vaadeler tamam...

-N'apıyorsun oğlum sen?

-"Saat Kaç'ı söyle" demedin mi abi?

-Sen n'aptın peki?

-Necip Fazıl'dan okudum abi işte.

-Saçmalama konusunda kendini aştın adamım. Mecalim olsa ayağa kalkar alkışlardım seni.

-Eyvallah abi.

-Necip Fazıl dedin, yengen geldi aklıma yine.

-Yuh abi, nasıl bağladın?

-Daha bağlayamadım lan.

-Mevzuyu diyorum ya hu. Bi de bağlamak falan hoş değil sevdalık hikayelerinde.

-Lafın gelişi be oğlum. Yoksa lgatımızda yoktur.

-Necip Fazıl diyordun, yengen diyordun?

-Gözlerimi, gözlerine saplasam ve 

 Sen, kaçan ürkek ceylansın dağda, 
 Ben peşine düşmüş bi canavarım!
 İstersen dünyayı çağır imdada;
 Bi Sen varsın dünyada, bi de ben varım!

 desem...

-Kaçıyor mu senden?

-Oraya da gelecez. Hele bi çay daha doldur, bi cigara daha ver. Ha bi de saat kaç?

-Uyuyorum Edi, kalkıp saate bak!

-Yuh lan! Susam Sokağı da nereden geldi şimdi aklına?

-Senin bu saati sormaların benim kafamı açıyor abi.

-Kermit vardı lan, hatırladın mı?

-Söylesene söylesene söylesene Kermit!

-Hah işte sen, o Kermit'sin kardeşim.

-Doğru tespit abi. Mesela Ninja Kaplumbağa olsam, Mikelanjelo olurdum.

-Senden Müfettiş Gecıt bile olmaz lan!

-Eee abi kaçmaktan falan bahsediyordun?

-Kaçıyor işte oğlum. Hani dedin ya "Ya yirmi geçersin O'nu ya da yirmi varsındır O'na.." deyu, işte O, buçuk gösteriyor. Otuz mu geçiyor, otuz mu kaldı anlamak mümkün değil...

-Bi nevi araf diyorsun abi?

-Araf dediğin bi kum tepesi be muhterem. Tırmanmaya çalıştıkça aşağı kayıyor insan.

-Kum tepesi dediğin nedir ki abi? Yukarı çıkmaya çalışacağına, O'nu aşağı indirmeyi denesen, bu mevzu hallolur.

-Biz çoğu zaman beraberiz de sen hangi ara kitap okuyorsun lan?

-Evveli hayatta çok okumuşluğum vardır kardeşim, bakma boşladık şimdi.

-Vadideki Zambak'ı okudun mu muhterem?

-Okudum tabi la.

-Ben ona başladım ama ağır geldi, okuyamadım la.

-Ben de ilk 50 sayfada zorlandım biraz. Ama sonra sonra alıştım diline, bitirdim. Çok da başarılı kitaptır.

-Helal olsun lan sana.

-Eyvallah abi.

-Sende varsa bi ara getir de okuyayım. Merak ettim şimdi... Bu arada saat kaç?

-Sana kaç lazım abi?

-Dibe vurdun şu anda.

-O kadar çok soruyorsun ki mereti, sana elzem bi saat var demek ki abi?

-O kadar çok sormama rağmen tuhaf cevaplar vermekte güçlük yaşamıyorsun ya vallahi bravo muhterem.

-Benim olayım bu abi, biliyorsun.

-Peki benim olayım nedir burada?

-Senin olayın "Söğüt" olmak.

-Nasıl yani?

-Bi yerlerde okumuştum, hatırlamıyorum şimdi. Söğüt, çam ağacına sevdalıymış abi. Lakin çam öyle asil, öyle gösterişli, öyle güzelmiş ki, bizim söğüt yanına yaklaşamazmış çamın. Böyle böyle bükmüş boynunu, böyle böyle mezarlıklara yakıştırmış kendini.

-O kadar kötü mü görünüyorum oğlum?

-Yok be abi takılıyorum işte. Senden söğüt olmaz zaten. Ama sığırcık da olmaz.

-Yani?

-Yani çöz bu işi, git ardından ummanlara değin.

-Eyvallah muhterem. Kafa açtın benimle falan ama iyi de geldi sohbetin.

-Ee abi saat kaç?

-Hemen gevşe zaten!

-Ya hu her sohbette "Saat kaç" deyu deyu beynimi kemiriyorsun. Bi kere de ben soruyorum işte?

-Burada saatleri ben sorarım muhterem! Saat kaç?

- Tilki tut!

-Biliyor musun lan o oyunu?

-Bilmiyormuş gibi mi görünüyorum?

-Öyle ya, tilkilik tecrüben had safhada.

-Evelallah abi.

-E hadi o zaman inceden Nevzat Amca'nın oraya kayalım., güzel bi "PoğaÇay" yapalım.

-Ben de bu anı bekliyordum abi. Bildiğim tek vakit budur!

-Sen şimdi "Aman verme, bildiğin yolda yürü. Olur bu iş" mi diyorsun?

-Başka türlü hiç olmaz diyorum abi. Şu necip Fazıl'dan okuduğun dörtlüğün devamı var mı?

-Seni korkutacak geçtiğin yollar, 
 Arkandan gelecek hep ayak sesim. 
 Sarıp vücudunu belirsiz kollar, 
 Enseni yakacak ateş nefesim.

 Kimsesiz odanda kış geceleri
 İçin ürperdiği demler beni an!
 De ki: Odur sarsan pencereleri,
 De ki: Rüzgar değil, odur haykıran!

 Göğsümden havaya kattığım zehir,
 Solduracak bir gül gibi ömrümü.
 Kaçıp dolaşsan da şehir şehir,
 Bana kalacaksın yine son günü...

 deyu devam ediyor kardeşim.

-Harbi çok sağlammış ya hu. Sen bunu yengeye oku abi, olay tamam.

-Kafa açar ifadeyi gördüm yüzünde yine?

-Aynen öyle abi!

-Şiir okuttun lan bana! Bak gülüyor bi de!

-Çok başarılıydın abi. Böyle Yılmaz Erdoğan ile Bedirhan Gökçe arası bi tarzın var.

-Tamam oğlum tamam, kalk gidelim. Şiiri de hiç ettin zaten...