Biz ki ustasıyız o havalara gomanın! Hayatı, okaliptüsü fazla kaçırmış koala kafasında yaşar; çayı, ince belliden çift şekerli içer; sigarayı ise ancak ve ancak kibritle yakarız. Mübalağayı çılgınlar gibi sever, aklımıza estikçe de yazar-çizeriz muhterem...

25 Kasım, 2012

Gün Koleksiyoncusu





Uyandı. Yattığı yerde gözünü açtı. Sadece birisini evet. İkisini aynı anda açamazdı ilk uyandığında. O da çok sonraları fark etmişti aslında bu durumu. Hatta kendisi fark etmemişti. Zaten ona kalsa, bir ömür tek gözü açık bile gezse fark edemezdi. Uyurken dişlerini gıcırdattığını da ev arkadaşından duymuştu mesela. Gerçi insan uyurken neyin farkında oluyor ki? Bazen, kaybettiğim her şeyi uykumda kaybettim, diye düşünmüyor değildi hani. Aslında ağır değildi uykusu; kaybettikleri hafif olabilirdi ama. Uykuda hafif, manada ağır...

***

Doğruldu. Saate bakmaya korkuyordu. Gerçi bu ara neden korkmuyordu ki? Geçen gün, günden korktu mesela. Neymiş efendim çarşamba çok ürkütücü geliyormuş kulağına... Kahveden adam toplar gibi topladı cesaretini ve alarmını duymamak için ağırlaştırılmış yastık altı hapse mahkum ettiği telefonuna uzandı: 13:14. Bi yere geç kalmamıştı aslında. Sabah 11'den sonra uyandığında kendine kızıyordu. Çok kızıyordu kendine. Kendinden bile korkuyordu bu ara. Bu sefer korku ya da kızgınlık değildi hissettiği. Neden 13:13 ya da 14:14 değil de 13:14, diye düşündü. Platonik aşk yaşayan liseli bir kız gibi davranıyordu belki ama ne vardı ki bunda? En azından birilerinin kendisini düşündüğünü düşünerek mutlu ederdi kendisini. Bir kaç gündür kendi kendine "Tilki tilki, saatin kaç?" oynuyordu resmen ama bir türlü denk getiremiyordu saat ile dakikayı. "Saat ve dakikanın aynı olduğu anları bile yakalayamıyorum. Acaba bu yüzden midir geri kalan her an başkalarını düşünmelerim?" gibi bi şeyler geveledi ağzında ama düşünmekten korktu. Tekrar baktı telefonun ekranına: 13:17. Gülümsedi. Odadaki bir kaç birsam da karşılık verdi bu aczi mutlağa. Ve boşluğa konuştu: "Dört dakika önce, birisi beni düşünüyordu".

***

Korktu. Sonra anladı ki ısıtıcıya koyduğu su kaynamaya başlıyordu. Su, dedi, kaynarken amma da ses çıkarıyor. Bazen içinde bi şeylerin ısındığını hissederdi. Acaba içinin sesi de böyle duyuluyor muydu dışarıdan? Korktu. Duyulsun istemezdi. Gerek yoktu yani. Zaten içinde ısınan şey her neyse, kaynayana kadar zarar veremezdi dışına. Bunu da köyde geçirdiği bilmem kaç günden birinde, dağa mangala çıkarken demliği almayı unutan babasından öğrenmişti. O zaman bilinen bir gerçek olarak değil de, babasının geceleri süper kahramanlık yaptığına inanması için yeni bir emare olarak öğrenmişti bunu. Babası öldüğü gün tanışmıştı zaten gerçekle: Babalar da ölür ve su kaynayana kadar pet şişe erimez...

***

Utandı. Babası öldüğünde annesine sorduğu soru geldi aklına: "Babam işe mi gitti anne?" Babası işten gayrı nereye giderse gitsin onu da getirirdi; maçlara, sahile, fırına ekmek almaya, İsmail Bakkal'a kahvaltılık toparlamaya beraber giderlerdi hep. E şimdi babası onu yanında getirmediğine göre kesin işe gitmişti. Öyle ya, babalar yalnız başına sadece işe giderdi... Isıtıcıdaki su kaynayıp da soğumaya döneli çok vakit olurken bir düşünmedir aldı gözlerini ve getirip halının en karmaşık desenine mıhladı fikriyatını: "Peki ya oğullar? Oğullar yalnız başına nereye giderdi?" Su aklına gelinceye kadar alamadı gözünü halıdan ve atamadı bu soruyu zihninden. Gülümsedi. Odadaki bir kaç birsam da karşılık verdi bu aczi mutlağa. Ve boşluğa konuştu: "Oğullar yalnız başlarına ancak mutfağa giderler..."

***

Güldü. Kahkaha attı hatta! Kahkaha ile gülmek arasındaki farkı iyi bilirdi. Bir kaç sene evvel bilmezdi aslında. Öğrendi. Nadiren güler hale gelince öğrendi ki gülüşü ile kahkahası arasında 12 futbol sahası büyüklüğünde bir fark vardı. Ama bunu babasından değil de, Zehra'dan öğrendi. Babanız, siz küçükken işe giderse, Zehra'dan öğrenecek çok şeyiniz oluyor. Çay yapmayı da Zehra'dan öğrenmişti mesela. "Çay yapmanın ilk kuralı Paşam, evde çay olmasıdır!" demişti Zehra ve kahkahası önce bomboş mutfak dolabında çınlamış, sonra upuzun saçlarında dalgalanmış ve en son gözlerinde yaşarmıştı. Kısık kısık gözleri yaşarmıştı gülmekten Zehra'nın. Bir yanlış anlaşılma olmasın: Zehra'nın gayet güzel ve garson boylarda gözleri vardı. Yemyeşil gözleri vardı Zehra'nın amma ve lakin gülerken kısılırlardı. "Çay yapmanın ilk kuralı Paşam, evde çay olmasıdır" demişti Zehra ve gülmüştü. O zaman çok mahcup olmuştu. Ne yani, eve çay alacak parası mı yoktu? Şimdi ise mahcup olmak bir yana Zehra'nın gülüşünü sufle olarak almıştı kendisine. Evde çay yoktu. Eve çay alacak parası da yoktu. Olsun ya hu, zaten Zehra da yoktu...

***

Üşüdü. Montunun fermuarını yaptırmadığına pişman oldu yine. Dün de olmuştu, önceki gün de. Havalar soğumaya başladığından bu yana pişmandı aslında. Hatta geçen sene de pişmandı fermuarı yaptırmadığına. Pişmanlıklarını kolay kolay onaramıyordu demek ki. Elini montunun iç cebine attı. Aradığı şeyi bulmanın sevincini yaşadı bi an ama fazla sürmedi. Sert bir rüzgar esti. Montunun fermuarını yaptırmadığına pişman oldu. Fermuarı bozuk montun iç cebinden bir paket uzun Parliament çıkardı. Yıllardır değişmeyen bir o vardı hayatında. Paketi şöyle bir silkeledi. Dört dalı kalmıştı, üzüldü. Diğer on altı dal şimdi neredeydi acaba? Pantolonun cebine attı elini. Tamı tamına 3 Lira'sı ve 60 da Kuruş'u vardı. Dünyanın en büyük 3 Lira ve 60 Kuruş'una baktı. Kafasını çok zorlamadan kesti hesabı: Bir kutu kibrit ve çay ocağında yedi çay! Dört dalının kalışına üşüdü. Montun fermuarına üzüldü. Zehra'ya pişman oldu...

***

Düşündü. O günü sadece buna ayırdı hatta. Saati, dişlerini gıcırdatışını, babasını, annesini, sigarasını, parasını, montunun fermuarını, Zehra'sını düşündü. Sonra da aitlik ekinin orada ne kadar fuzuli olduğunu düşündü bir ara. Zehra yoktu artık. Haliyle onun da değildi. Zehra'yı düşünebilirdi sadece, Zehra'sını değil. Aslında gidişine üzülmemişti. Ama gözlerini de alıp gitmişti ya, o çok koymuştu işte. İnsanlar bizi terk ettiklerinde en azından gözlerini bırakabilseler ya geride? Bir süre de bunu düşündü. Sonra, neden babasından çok Zehra'yı düşündüğünü düşündü biraz da. Cevabı da kendisi verdi: Babası, Zehra gibi gitse, onu da getirirdi de ondan... Son çayını söyledi. İlk altı bardakla dört dal sigara içtiği için kendine küfretti. Uzun Parliament'in paketini avucuna alıp zumurlayacaktı ki içinde bir dal daha olduğunu fark etti. "Soft" paketler, böyle sürprizler yaparlardı ara-sıra, buna kafa yormadı. Lakin Zehra da çok "soft" idi. O neden böyle bir sürpriz yapmamıştı? "Acaba bir ilişkiye on dokuz şans yeter miydi?" diye düşündü bir süre de. Gözlerine baktığında, kalbinde karıncalar kışa hazırlık yapardı adeta. Öyle derdi Zehra'ya. Kızcağızın da hoşuna giderdi. Gülümsedi. Çay ocağının sarmaşıklı bahçesindeki bir kaç birsam da karşılık verdi bu aczi mutlağa. Şimdi, diye konuştu boşluğa. İşte şimdi harbiden karınca yuvasına benziyor gönlüm: Ya birisi ne olacağını merak edip çomağını sokuyor ya da bir başkası görmeden üstüne basıp geçiyor...

***

Mırıldandı. "Bahçada yeşil çınar, boyun boyuma uyar..." Bugün düşündükleriyle alakası yoktu galiba ama bunu düşünmedi pek. Hem bugün yeterince düşünmüştü. "Ben seni gizli sevdim, bilmedim alem duyar..." Bir gününü daha kendinden korkarak, babasına üzülerek, montunun fermuarını yaptırmayışına pişman olarak, Zehra'yı severek, sigara füfsletip-çay hüpsleterek, annesinden utanarak geçirdi. Aynı günü daha önce de yaşamıştı. "Bahçalarda gül vari, var git ellerin yari..." Birbirinin aynısı olan günlerinden koleksiyon yapmıştı adeta. Amma ve lakin kimselere göstermiyordu. "Aynı şeyin koleksiyonu mu yapılır be adam" diyen biri çıkar diye korkuyordu bu ara. Bu ara her şeyden korkuyordu. "Sen bana yar olmazsın, yüzüme gülme bari..." İşe gitmekten korkuyordu bu ara. Aslında en çok da hiç yaşamamış gibi olmaktan korkuyordu. Sonra yine düşündü ki, Bahçada Yeşil Çınar'ı yazan-söyleyen insan bile hiç yaşamamış gibi. Anonim diye geçiyor güzelim türkü...

***

Uyandı, doğruldu, korktu, utandı, güldü, üşüdü, düşündü ve mırıldandı: Bahçada yeşil çınar, boyun boyuma uyar...





Hiç yorum yok: