Biz ki ustasıyız o havalara gomanın! Hayatı, okaliptüsü fazla kaçırmış koala kafasında yaşar; çayı, ince belliden çift şekerli içer; sigarayı ise ancak ve ancak kibritle yakarız. Mübalağayı çılgınlar gibi sever, aklımıza estikçe de yazar-çizeriz muhterem...

26 Mart, 2013

Evdeki Hesap, Olay Mahalline Uymaz!..






Sabah evden çıkarken yaptığı plana sadık kalması gerektiği fikrine sadık kalarak Sirkeci'den tramvaya atlayıp, o an jetona vereceği 3 Lira ile fazladan iki çay içebileceğini düşünerek cam korumalıkların üzerinden atlamıştı sahiden, Kabataş'ın yolunu tuttu.
Aslında hedefinde Fındıklı'da inip Molla Çelebi Camii'nin tuvaletini kullandıktan sonra Kabataş Aile Çay Bahçesi'ne yürümek vardı ama yolcuğu garanti altına almak adına yolun tamamını tutmuştu.

Boş koltuk araya-taraya aracın ta en önüne vardığında,  güneş gözlüklü, saçlarını jöle ile geriye doğru yatırmış bir adamla 'göz sırta' geldi: Vatman! Gözlükleri, saçını jölelemeden evvel takmış olmalı, diye düşündü.
Eminönü'den Tophane'ye kadar pürdikkat izledi muhtemelen kıytırık bir kanalda Yılan Hikayesi'ni izlemeye devam eden vatmanı. Adam, otomatik şanzımanlı arabaların vitesine benzeyen bir kolu ittirdiğinde tramvay hızlanıyor, çektiğinde ise yavaşlıyordu.
Arada bir kampana çalıyor ve duraklardaki görevlilere selam veriyordu.
Amma kolay işti bu vatmanlık. Beş yılımı üniversiteye vereceğime vatmanlık peşinde koşsaymışım keşke, diye düşünmeden edemediği sırada mekanik bir kadın sesi duydu: "Sen çok iyi bir insansın Beytullah ve inan benden daha iyilerine layıksın!" İnmesi gerektiğini anladı ve indi.

Turnikeleri hızlıca geçmeye çalışırken takılan çantası adeta "Beni bırak, sen devam et. Git ve o çişi ikimiz için yap!" dese de aldırmadı. Zira arkasındaki halkı paniğe sevk etmek gibi bir niyeti yoktu.
Kendisini caddeden karşıya attı, şadırvana giden avluya düştü, merdivenleri indi, pisuvarı buldu, konuşacaklarımız var, dedi ve çocukluğuna kadar indi.
Çocukken de ellerini kullanmadan işerdi. Tabi o zaman pisuvar falan yok henüz.; üstüne başına sıçratırdı çişini de annesinden şamarı yerdi her seferinde.
Ellerini bırakarak bisiklet sürmekten korktuğu için, bari çişimi yaparken bırakayım ellerimi de delikanlılığa halel gelmesin, diye düşündüğünü annesine açıklamaya kalkmıştı da birkaç kez tekdir aldıktan sonra hakkı olan köteği yemişti.

İşini hallettikten sonra caminin yanındaki çimenlere basa basa sahile attı kendini.
Leb-i derya bir derin nefes çekti içine ve çantasından çıkardığı Topkek'in paketini açtı. Geçenlerde bir arkadaşıyla Molla Çelebi'den çay bahçesine kadar olan mesafede bir Topkek'i tamamen yiyebileceği üzerine girdiği iddiayı kazanmak için hırs yapmıştı ne de olsa.
Adeti olduğu üzere hızlı adımlarla yürümeye ve bir yandan da keki yemeye başladı. Kendisini çay bahçesinden içeri attığında zor da olsa bir su istemeyi başardı.
Kazanma hırsı, canını boğazından getiriyordu neredeyse! Ama neyse ki kekin ufak bir parçasının burnundan gelmesiyle kurtardı durumu ve gözüne kestirdiği bir masaya iliştirdi kendisini.
"Bana şarap, atıma da su!" diye bağırmak istedi hancıya amma ve lakin ortada bir hancı yoktu. Yan masada oturan fantastik dörtlüden sebep havaya girmişti bir an ama toparladı ve seslendi: "Ustam, bir çay verir misin?!"

İkinci çayı söyledikten sonra planına göz atması gerektiğini düşündü ve düşündü.
Buradan çıktıktan sonra Karaköy'e yürüyecek, Galata Köprüsü'nde olta tutanların kısmetlerini denetleyecek, Eminönü'nde balık-ekmek yiyecek, Yeni Cami'nin önünde güvercinlere darı serpecek, Hoca Paşa'da çay-sigara sefası sürecek ve tüm bunları yaparken karşına gelen her dilenciye, Allah sevdiğine kavuştursun, desinler diye para verecekti.
Çayından bir duman çekti, sigarasından bir yudum içti ve kendi kendine güldü: "Ulan sevdalık değil, para-amin grafiği bizimkisi!"
Planının en zoraki ama bir o kadar da en mühim kısmını unuttuğunu fark etti ve sağ cep, sol cep, sağ arka cep, sol arka cep falan derken tekrar yokladığı sağ cebinde annesinin verdiği alışveriş listesini buldu. Sahi ne ısmarlamıştı valide hanım?

-Leke Çıkarıcı
-Yağ Sökücü
-Kireç Çözücü
-Pas Dökücü
-Lavabo Açıcı
-Büyü Bozucu

Bir dakika lan! Hepsi tamam da, pas dökücü nedendi ki? Daha iki gün önce almıştı zaten. Annesi bu kadar pas dökücüyü n'apıyordu acaba? Kesin koyduğu yeri unuttu. İyice paslandı bizim valide hanım, diye geçirdi aklından.

Tam üçüncü çayını söylemişti ki kendisini bir "Meksika Dalgası"nın ortasında buldu.
"Ole, ole" nidalarına kulak verip kendisini dalgaya bıraktığındaysa denize iniş yapmak üzere olan bir Boeing 737-700 gördü!
Messi el sallıyor, Dani Alves nanik gösteriyor, Pique dil çıkarıyor, Puyol "Allah'ını seven defansa gelsin" diye bağırırmış gibi hareketler yapıyor, Xavi her zamanki gibi onlara top dağıtıyor ve uçak denize iniyordu!
Gözleriyle görmese inanmazdı, uçak kuyruğundan kokpitine kadar Barcelona konseptiyle giydirilmişti ve haliyle kırılması zor bir rekora imza atarak denize iniş yapmıştı!

Dolmabahçe tarafında bir araya kümelenmiş yüzlerce insan vardı. İnönü'nün eski açığı denize sıfırdı sanki.
Sahil adeta yıkılıyor, insanlar haykırarak oldukları yerde zıplıyorlardı: "Bizim takım el ele, bizim takım el ele. Hep beraber tribüne, hep beraber tribüne!.."
Heyecanına daha fazla karşı koyamadı ve garsona seslendi: "Abicim, benim eşyalar kalsın burada, birazdan gelirim!" Tribüne doğru koşmaya başladı.
Tam kalabalığın arasına atacaktı kendisini ki 1.90 boylarında bir sakal tarafından durduruldu! Biletin var mı, diye kabaran sakala gözü kesmeyince, arka balkonlarına konan güvercinlere yedirmek üzere kursağına attı hevesini.
Uçağa baktı tekrar. Acil çıkış kapıları açılmış, suya doğru döner kaydıraklar indirilmişti! Can yelekli insanlar döne-kaya suya iniyordu ve can yelekleri suyla temas edince üzerlerindeki ışıklar yanıyordu. Deniz, aklına bir şey gelen bir sürü insanla doluydu şimdi!
Bakışlarını kokpite çevirdiğinde ise asıl şaşkınlığı yaşadı: Pilot, Kız Kulesi'ne doğru dönmüş çayını yudumlayıp, sigarasını dumanlıyordu!

Çok geçmeden Sarıyer tarafından devasa iki gemi uçağa doğru yanaştı.
Gemilerin hakkını verircesine devasa silahlar taşıyan devasa adamlarla dolu gemilerin birisi kuyruk kısmına demirlerken, diğeri de kokpit tarafına dolaştı. Üst güvertelerine kurulu makineli tüfekler havadaki uçağı bile düşürebilecek gibi görünürken denizdekine ne yapmazdı ki?!
Kuyruk tarafında kalan gemideki birkaç adam uçağına üzerine çıktı ve sahilde toplanmış olan habercilere, kendilerini görüntülemelerini çığırdılar. Cümle kameraların kendilerine odaklandığından emin olunca da gemilerine ve kendilerine yakışırcasına devasa bir pankart açtılar: "Zeynep, Benimle Evlenir Misin - Ahmet?!"
Sahildeki kalabalıktan bir alkış koparken, yan masadaki kızlardan birisi kalabalığı yararak en öne çıktı ve haykırdı: "Eğğğveeeettttt aşkım! Seni çok seviyorum!"
Pilot, hostesten çayını tazelemesini istercesine bir takım hareketler yaptı.

Beytullah olup-bitene mana bulmaya çalışırken birisi kolundan çekerek konuştu: "We have to go back Beyt!" Arkasına döndüğünde güneş gözlüklü, jöleli saçları arkaya taralı bir adamla göz göze geldi: Vatman!
Adam gözlüğünü çıkardı ve bakışlarıyla semayı işaret etti. Beytullah yukarı baktığında, bulutların üzerine düşen bir tramvay yansıması gördü! Bağcılar-Kabataş tramvay hattının vatmanı, bir süper kahramandı!
Beytullah, kötülerin korkulu rüyası tarafından çekiştirerek kalabalığın arasından çıkarıldığında ancak sorabildi: "N'oluyor, nereye gidiyoruz?"
Seni İstanbul Emniyeti'ne teslim edeceğim, dedi Vatman çok kararlı bir şekilde. Beytullah sormaya devam etti: "Ne yaptım, suçum ne?"
Adam, Beytullah'ı sürükleyerek Kabataş Aile Çay Bahçesi'ne geri getirdi ve sandalyede duran çantasını göstererek sordu: "Bu şüpheli paket senin mi?"
E...evet ama çantayla alakası var şimdi, diye sormaya devam etti Beytullah. Saçmalığın daniskasıydı bu. Biraz ileride kıyamet koparken çantasını orada bırakması mı suç olmuştu yani?!
"Halkı paniğe sevk etmek suçundan tutuklusun genç adam! Derdini Gayrettepe 2. Şube'deki dedektiflere anlatırsın." dedi Vatman ve Beytullah'ı kafasından bastırarak tramvaya soktu...

Birkaç aktarma sonunda toplu taşıma vesilesiyle Gayrettepe 2. Şube'ye varmak üzereyken bir düşünce aldı Beytullah'ı.
Sabahki planı alt-üst olmuştu ve planının altının, üstüne nazaran çok boktan olduğunun farkındaydı.
Karaköy'e yürüyememiş, Galata'daki balıkçıları denetleyememiş, Eminönü'nde balık-ekmek yiyememiş, Yeni Cami'de güvercinlere darı serpememiş, Hoca Paşa'da çay-sigara sefası sürememiş, hiçbir dilencinin hayır duasını alamamış, annesinin alışverişini yapamamış ve hatta Kabataş'taki sekiz çay hedefini de ikide bırakmak zorunda kalmıştı.

Evdeki hesap, olay mahalline uymamıştı...



Hiç yorum yok: