Yuvarlandık.
Rampa yukarı böyle, olabildiğince diklemesine. Olamadı, pek bir mesafe katedemedik.
Yokus asağı salıp gitmemizi isteyenler oldu mesela. Lakin kendimizi bosa almak uymadı zerre kadar tıynetimize.
Bilmem kaç sene evvel, tütün mevzuğunda pasif içici konumundayken henüz, bir adım attık.
İnsanlar mutlu oldu.
O zamanlar öyle her evde video kamera ya da çok acayip tekolojilerle bezeli cep telefonları olmadığından ölümsüzlesemedi o anlar. Olsaydı, ölmezdi o tay tay giden bebek.
Öldü.
O gün yürüdük deyu sevinen insanlar da öldü ara-sıra. Geriye kalanlar da alamadığımız yollara üzülmekle mesgul simdilerde.
Bizden olmasa da rahmete erenlerden öğrendiler ulan nihayet: Mesele yürümekte değil, yol almakta.
Alamadığımız seyler yollarla sınırlı kal(a)madı üstelik.
Heves ettik, alamadık. İmrendik, alamadık. Çalıstık, alamadık. Hak ettik, alamadık. Uzandık, alamadık. Sattık, alamadık. Verdik, alamadık. Sevdik, alamayacağız...
Ama bak, yapamadığımız her sey üzerine en az yedi kez salık aldık ihtiyarlardan, tutmadık.
Çünkü onlar bize sadece salık verdiler, salık tutmayı öğretmediler. Ahmak olan yanımıza mağlup olduk; yaradılıs, zaman ve mekanın önüne geçti çoğu zaman ve biz, tatbik ederek öğrenmeyi seçtik.
Tatbikler hatta. En az sekiz kez...
Yol alma mevzusuna fena takıldık galiba. Dünyanın dörtte biri alakamızı cezbetmemis olacak ki dörtte üçünde yürüdüğümüze inandırdık kendimizi. Gözardı ettiğimiz bir sey vardı yalnız! Tas ne kadar yassı, ne kadar pürüzsüz ve ne kadar kusursuz olursa olsun, suda sadece seker lan. Üç, bilemedin bes kere. Sonrası malum...