Biz ki ustasıyız o havalara gomanın! Hayatı, okaliptüsü fazla kaçırmış koala kafasında yaşar; çayı, ince belliden çift şekerli içer; sigarayı ise ancak ve ancak kibritle yakarız. Mübalağayı çılgınlar gibi sever, aklımıza estikçe de yazar-çizeriz muhterem...

05 Ağustos, 2015




-İsko, kaç dakika?

Saatine baktı İsmail, sol elinin bütün parmaklarını gösterdi önce. Sonra sırasıyla başparmağını, yüzük parmağını, ortanca parmağını, işaret parmağını kapadı avcuna ve okulun koridorlarında kötü bir şarkı yankılandı.

Kalemlerini kalemliğine, kalemliğini çantasına, çantasını sıranın üstüne koydu. Abisinin bir heves alıp da neredeyse hiç giymediği, dolayısıyla da ona kalan sarı, ilik yerlerinde kuş desenleri olan montu bilmem kaçıncı kez utana-sıkıla aldı askıdan ve yine bilmem kaçıncı kez yaptığı gibi çantasının askısına sıkıştırdı. Amcasının Almanya'dan getirdiği volkmeni beslenme çantasından çıkarırken nefesini tuttu ki haşlanmış yumurtanın kokusu kafasını bulandırmasın.

27 Mart, 2015

Sahne 103. Gündüz. Dış.







Leyla'yı çok sevmiştim.
Aslı'yı da.
Şirin'i çok sevecektim, korktum.
Zühre'de korkmadım, beyhude bir sevgi idi ne olsa.
Muazzez'i hiç sevmedim, Allah affetsin.

Her biri rolünü tamamladı ve hikayeden ayrıldı şimdilerde: 

"Sahne 103. Gündüz, Dış. 

Kız, oğlana bakar, konuşur:

-Sen mutlu olmak istemiyorsun ki.

Ve kız, oğlanın yanından uzaklaşır. Buraya hisli bir şarkı koyuyoruz ve sahne ağır akıyor."

Sevgili dostum, o an oracıkta, kulağımda o şarkı çalarken ve sigaramı henüz dumanlamışken ölsem; şu dünyadan en son bir sigara dumanı ve birkaç nota olsa alsam ve her şeyi bir nefeste verip gitsem acayip fiyakalı olabilirdi. Lakin hiçbirinde bu olmadı, olmayacak. Muhtemelen saçma sapan bir trafik kazasında, hani sağ çıksam da çay ocağında anlatsam herkesin güleceği bir olayda öleceğim. Neyse, ölmek şimdilik bana uzak, ortalama bir adam olarak yetmişe dayanırım eteklerimde güneş rengi bir yığın yaprak. Hem şunun şurasında ne kaldı: Yaş yirmi sekiz, yolun beşte ikisi eder.

***

Leyla.
Sana bir fotoğrafını göstermek isterdim azizim. Lakin hepsi yandı. 
"Baylar, şu direğin dibindeki sandalyede oturan kıza baksanıza bir. Tamam. Bir daha bakmayın." diye bir kibritin kavında tutuşan gönlüm sönmesin diye, geriye kalan üç beş parça köze çıra yaptım o kurumuş, o sararmış, o solmuş ve içi geçmiş gülümsemeleri. Arap diyarlarında kuma ateş çaldığında tutuşan neft yatakları kıskanırdı o alevin rengini.

Leyla. Ah Leyla
Sevgili dostum, ilkini ve ikincisini bilemem amma ve lakin üçüncü cihan harbi bir kadının gülüşü uğruna çıkacaktır ve kanaatimce, Avusturya - Macaristan veliaht prensinin hanımı ne güzel gülüyordu öyle, gibi bir sebebi olacaktır görünürde. Zira son ırmak kuruduğunda, son ağaç kesildiğinde, son balık öldüğünde; beyaz adam, kadının artık gülmeyen bir varlık olduğunu anlayacak.

Leyla. Ah Leyla. Sende mi Leyla?
Hayır sevgili dostum, -de ayrı olmayacak. Saatimi bulamıyorum, vakti anlayamıyorum, ikindi ezanlarını duyamıyorum. Leyl ile nehardan gayrı vaktim kalmadı. Leyl ile başladığım, Sinimmar titizliğiyle kurduğum cümle hayalleri, nehara erince bir bardak çayın yanında kıtlayarak tatlandırmaya çalışıyorum bu ömrü. Münzir'den farkım nedir? Asma bahçelerime zeval gelmesin diye o taşa hiç dokunmadım, evet. Lakin diğer taş azizim, o nerede?

***

Aslı.
Sana bir fotoğrafını göstermek isterdim azizim. Lakin hiç olmadı.
Baylar, diye başlayan fiyakalı cümlelerin öznesi ya da afili bir zincirleme sıfat tamlamasının son halkası da olmadı. Uzaktı en az bir matematik problemi çıkarılabilecek iki şehir arası ve ikametgahlarımızı aldığımız muhtarlıkların birbirine olduğu kadar amma ve lakin onu uzaktan sevmek, aşkların en güzeli idi.

Aslı. Ah Aslı.
Sevgili dostum, Ermeni bir keşişin kara büyüsüne kurban olmuşlar kadar derindir bu ahım. Belki ağzımdan alevler çıkmaz, haklısın. Lakin saçlarından tutup, kor gözlerimle, yaşlı gözlerine dalıverip gidememek de bir köz birikintisi değil midir? 

Aslı. Ah Aslı. Sen de mi Aslı?
Evet sevgili dostum, -de ayrı bu kez, en az bir matematik problemi çıkarılabilecek iki şehir arası ve ikametgahlarımızı aldığımız muhtarlıkların birbirine olduğu kadar hem de. Ah almış bir cengaverin iki yakası, altmış, yetmiş ve seksenlerin Prusya'sı, dünyanın cümle anakaralarının yüz ölçümleri toplamı kadar ayrı hem de. Afrika hariç.

***

Şirin.
Sana bir fotoğrafını göstermek isterdim azizim. Lakin kıyamıyorum.
"Baylar, ödüm patlıyor bu kıza bakmaktan." diye başladığım şiiri bitiremezdim korkudan. Vakti zamanında azılı denizcilerin yelkenlerinin nasıl da rüzgarla dolduğu anlatılagen efsanelere mekan olan bir şehirde, bir gamzelik rüzgardan kaçmak, güzelliğin zulme çaldığı sınırı öteye geçmek ne demek bilir misin?

Şirin. Ah Şirin.
Sevgili dostum. İnan, bunun nasıl bir hissiyat ve yahut fiiliyat olduğunu ben de bilmiyorum. En iyi zinoslar bilir bu bahsi. Bir ihtimal sakar mekeler ve tabi ki karabataklar da bilebilir.  Benim hatırladığım ise bir uçurumun kenarında olduğum ve bir sigara dumanının beni yardan aşağı itmeye yettiğidir.

Şi rin. Ah Şi rin. Sen de mi Şi rin?
Evet sevgili dostum, bu kez her biri ayrı, hepsi paramparça. Korku, her şeyi darmadağın etmenin en geçerli bahanesi, ben dahil. Yardan aşağı yuvarlanan bir adamdan sağlam kalmasını bekleyemeyiz değil mi azizim? Peki ya yardan? Belki bir zinostan bunu bekleyebiliriz. Sahi, martıya zinos derdik değil mi?

***

Zühre.
Sana bir fotoğrafını göstermek isterdim azizim. Lakin duyamazsın.
"Baylar, ayıp oluyor ama..." diye başlayan hikayelerin en güzeli belki. Belki de güzelliğin ayba çaldığı sınır. Beyhude zaman geçirmelerin en kıymetlisi belki. En kıymetli zamanların beyhude geçmesi belki de. Bulutlar üstünde gördüğüme yeminli şahitlik edebilirim belki. Denizler altında bilmem kaç bin fersahta görmüşümdür belki de.

Zühre. Ah Zühre.
Sevgili dostum, Tahir olmak hiç ayıp olur mu? Mesela denerken damarlarında bi serumu ölmek hiç ayıp olur mu, diye sorduğunu duyar gibiyim. Tabi ki ayıp olmaz. Hayır, bir serumu denerken ölmeyi kastediyorum. Tahir olmanın ayıbını da ben bilirim; zinoslar, sakar mekeler ve karabataklar şöyle dursun.

Zühre. AhZühre. SendemiZühre?
Hayır sevgili dostum, boşluk bırakmayı unutmadım. Her şey o kadar ani gelişti ki durup düşünmeye, bir nefeslik boşluğa sığınamadım. Bir dizeye sığınabilirdim belki. Şairdik, gözlerimiz yeşildi amma ve lakin sağır değillerdi ve duymasam çok ayıp görülürdü. Bir şiirin bütün dizeleri tutmuyorsa hikayemizle, buradan bir başka şiir çıkacak, işte bunlar hep şiir olacak demektir azizim.

***

"Baylar, buralarda çayı içilir bir ocak tüter mi?" diye başlayan hikayenin kıymetli yadigarı sevgili dostum;
kaybedecek neyim var ki, diye diye geldiğim noktada, geri kazanmak için çabalayacağım bir sürü şeyim oldu amma ve lakin nafile olduğunu biliyorum. Pek tabi ki yalnızca bir kadına sevdalanmak uğruna bu dünyada değiliz, bilirim.  Yine de lütfen beni ikna etmek gayesiyle bir şeyler söyleme. Kararım katidir.

"Bir şehirde içtiğin çaydan tat almaz olduysan, ya sigarayı değiştirmenin ya da başka bir şehirde çay içmenin vakti gelmiş demektir.." demez misin hep? Beni bilirsin, sigarayı değiştiremem.

Sağlıcakla kal muhterem.



Not: Muazzez'e durumu izah etmeni istirham ederim. 


23 Mart, 2015

Ezanlar Bizim İçin Okunuyor Sevdiğim







-Bu akşam gitmesen?

-Ben hep yatsıda gidiyorum akşam ezanım.

-Ben ciddiyim.

-Ben de.

-Kendimi iyi hissetmiyorum, biraz daha kal.

-Yaz akşamları daha çok kalacağım, söz.

-Yarın gündüz buluşalım mı? Kaç zaman oldu, gündüz vakti yüzünü görmedim hiç. Gözlerim yeşil deyip duruyorsun ama ben hep kara gördüm, bildim.

-Kara olan bahtım sevdiğim, sen yine yeşil gözlerimden muhabbet kap.

-Sen beni sevmiyorsun!

-Cüzdanımda fotoğrafın var diyorum kıyametim.

-Bana bir daha kıyametim deme, ürperiyorum.

-Vakit girmek üzre, müezzin efendi beklemez. Salıncakla kal ürperim..


***


Çok vakittir duymasam da adım Yunus'tur. Harezmi der, lütfederler buralarda.
Buraya gelişimi hatırlamıyorum amma ve lakin buradaki gelişimi çok iyi hatırlıyorum. Çocukluğumda tavanı zeytin tenekeleriyle kapatılmış bir kulübede yaşıyorduk bu semtte hiç zeytin yemediğimiz halde. Saca vuran yağmur damlalarının sesi şehirlilere pek hoş geliyor şimdilerde. Bana ise validem ağlıyormuş gibi gelir o sesi duyduğum zamanlar. Çok ağlardı kadıncağız. Ah evlatlarım, Stalin neler yaptı bilseniz siz de ağlardınız, derdi. Aklım ermeye başladığında ben de ağlamaya başlamıştım sokaklarında bir kez bile tütün içmediğim Hive ve tüm Harezm diyarı için. Ta ki bir akşam vakti caminin avlusunda beni bulan bebeğe dek. O akşamdan sonra sadece ona ve kara bahtına ağladım.

***

-Hiç merak etmedin mi anneni, babanı, aileni?

-Ettim. Babam son nefesini bana vermiş, annem sağ imiş ama bulmaya vaktim olmadı.

-Allah aşkına senin neye vaktin var ki zaten?!

-Ah be sevdiğim yine mi bu mevzu.

-Arkadaşlarım senin bir hayal kahramanı olduğunu düşünüp benimle alay ediyorlar. Neden yalnızca bu vakitler buluşuyoruz? Neden güzel bir günün sabahında poğaçamızı, böreğimizi alıp Çınaraltı'na inmiyoruz?

-Çünkü kıyamet koparsa beraber olalım istiyorum.

-Ben gülmüyorum.

-Ben de.

-Bazı zamanlar arkadaşlarıma hak veriyorum. Hayatıma gerçek manada bir dahlin, bir etkin yok gibi geliyor.

-Beni bulan adama Harezmi diyorlar sevdiğim, elden ne gelir.

-Onunla ne alakası var?

-Hiç.

-Yine neden bahsettiğini anlamıyorum.

-Vakit iyice yanaştı akşam ezanım, kal salıncakla.


***

O beni buldu, ben onu kaybettim. Birdenbire yok oldu. Önce üzüldüm bir vakit. Sonra ferahladım. Kendi başımın çaresine zor bakıyordum zira. Cami cemaatinin kimisi ölmüş, kimisi de yaşlılıktan dışarı çıkamaz olmuştu son birkaç yılda. Ocağın hasılatı epeyce düşmüştü. Hatta bir ara dükkanı kapatıp dolmuşa çıkmayı düşünmüştüm amma ve lakin başkasının işinde çalışmak zor gelirdi bu saatten sonra. 

Konu dağıldı, toparlayayım. Sonraki akşam yine buldu beni. Aldım, dükkana getirdim. Biraz oynadım veletle, havaya attım ve tabi ki tuttum. Ağlamaya başlayınca altını kokladım, kokmuyordu. Acıkmış olmalıydı. Tost yeyip üstüne çay içecek değildi hoş. Madem ki yatsı ezanı da okunuyordu, esnaftaki boşları toparladıktan sonra dükkanı kapayıp bir hastaneye getireyim veledi, diye düşündüm ve o niyetle çıktım dükkandan. Bir tepsi boş bardakla geri geldiğimde yoktu. Yine kaybetmiştim.


***

-Geç kaldın.

-Ben geç kalmadım, ezanı vakit girmeden okudular.

-Nasıl ya?! Ama ben orucumu açtım.

-Yapacak bir şey yok yarim, bir günü kaza edeceksin artık.

-İyi de benimle ne alakası var ki sonuçta hoca yanl... Sen neden illa ezan okununca geliyorsun hem. Biraz erken gelsen olmuyor mu yani.

-Olmuyor.

-Biliyorum. O cümlelerin sonunda soru işareti yoktu zaten, sitem ettim.

-Ben de.

-Ben sana sitem ediyorum ve haklıyım. Peki sen kime sitem ediyorsun?

-Benim sitemlerim daima dayımadır sevdiğim.

-Bir dakika! Senin dayın mı var?! Nerede buldun onu?! Neden bana hiç bahsetmedin?!

-Bunlar soru mu, sitem mi?

-Her ikisi de.

-Dayımdan Harezmi bahsetmişti bir vakit. Sağ mıdır, ölmüş müdür bilmiyorum.

-O nereden biliyormuş?

-Orası biraz uzun hikaye ve ben şimdi gitmeliyim. Harezmi'ye uğramam gerekiyor

-En iyi yaptığın şeyi yap, kaç yine.

-Gerçekten gitmek zorundayım sevdiğim.

-Sanırım arkadaşlarım haklı. Ben bilmiyorum artık sen hayal misin, gerçek mi?!

-Her ikisi de sevdiğim.


***


Sonraki akşam bekledim onu. Akşam ezanı bitince bir bebek ağlaması duydum, yine buldu. Bu kez hazırlıklı idim; dükkana girdim, sağlam bir yere koydum veledi, mamasını hazırladım, yedirdim. Aradan biraz vakit geçtikten sonra bir ağlama tutturdu tekrar. Kucağıma alır almaz altına yaptığını anladım, altını temizlemek için üstünü çıkardım, temizliğini yaptım. Giydirirken fark ettim ki sırtına bir kağıt iğnelenmişti, aldım. Okumaya fırsat kalmadan yatsı ezanına girişti müezzin efendi. Boşları toparlamayı unutmuştum. Bir yere kaybolmamasını tembihleyip, bu sefer kapıyı da kilitleyerek, elimde tepsi ile çıktım dükkandan. 

Geri geldiğimde yoktu amma ve lakin kağıt duruyordu:

"Doğduğu vakit, babası ölmüştür. Dayısı, kulağına ezan yerine sala okumuştur. Uğursuzdur. Ben anası olarak canına kıyamadığımdan sokağa bırakıyorum, elbet bir akşam vakti bulan olacaktır."


***


-Bu anlattığın zırvaya inanmamı bekleme.

-Bekleyemem zaten, zamanım yok. 

-Bu saçmalık. Artık gelmeyeceğim buraya, seni görmek istemiyorum.

-Bu vakitte cenaze kalkmaz sevdiğim yapma böyle.

-Yarın öğlen vakti gel o halde?

- Gelemem.

-O halde ben gidiyorum.


***


Sabah ezanı okundu muhterem, bana müsaade.



03 Ocak, 2015

Gassal ile Meyyit





Balzac, hala sağlam olan sağ elinin yardımıyla sol elini çekti sol gözünün üstünden. - Yanlış anlaşılma olmasın hani, gözünün sızısını almak için  elini üstüne bastırmıyordu. Karşısındaki adama, abi gözüm bozuk değil, astigmat var bende, demeye çalışırken yediği yumruğun etkisiyle gözüne perde olmuştu eli. - Takriben üç dakika süren sükuneti bozdurup oradan gelen parayı gümüşe yatırdı Balzac:

-Şimdi hacı abi, tam olarak nedir bu Pompei'nin olayı?

Bierhoff, yetmiş üçüncü dakikada, oyuna girdikten dört dakika sonra, sağ kanattan gelen ortaya tam bir Alman gibi vurdu kafayı ve topu Petr Kouba'nın kalesine gönderdi:

-Hacı abi, bu Pompei, Napoli'de bir semt. Buranın kavmi acayip sapıtmış tamam mı! Köşebaşında kese tutan mı ararsın, dudak büzerek portresini yaptıran mı ararsın, "kanka hadi batak atak" diyen mi ararsın, kiliseye çorapsız gelen mi ararsın, Maradona'yı Allah belleyen mi ararsın, Rafael Benitez'i beğenmeyen mi ararsın... Yani bildiğin Parseller gibi bir yer. E hal böyle olunca da Allah bunların belasını veriyor. Alayı böyle o an n'apıyorlarsa o şekilde taş kesiliyorlar.

-O nasıl oluyor lan?

Lafın tam yerine geldiğini fark eden Hamlet, topa girdi:

-Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele helak kanka!

Balzac, hala sağlam olan sağ elinin yardımıyla sol elini tekrar sol gözünün üzerine getirdi:

-Nasıl helak hacı abi?

Uzatmaya giden maçın doksan beşinci dakikasında yeniden Bierhoff sahneye çıktı ve fuleli çalımlarla ceza sahasına getirdiği topu tarihin ilk altın golü olarak kayıtlara geçti:

-Zambak zambak konuşma oğlum! Bildiğin helak olmuşlar işte. Hala daha da öyle oldukları gibi duruyorlar hatta.

Mama Said, fren hidroliği sabote edilmiş rampa aşağı giden bir Şahin gürültüsüyle daldı içeri: 

-Helak değildir o muhterem; helak olsa duramazlar.



***


"Şehrin ve hatta belki de dünyanın en geniş, en gösterişli, en toplu taşımayla kolayca ulaşılabilen, en ipini koparanın altmış numara Ören Bayan yumak almaya geldiği ve haliyle en insan/metrekare yoğunluğu yüksek meydanında karşı karşıya geldiler. Üzerinde 'Sırma' yazan bir su şişesi vardı genç kadının elinde. 'Ulan kıza bak; su almaya Sıtarbaks'a gitmiş' diye düşündü delikanlı. Sonra da kaş, göz, burun, dudak güzelliğinden yola çıkarak Fantastik Dörtlü'deki taş adamın gerçek isminin ne olduğunu düşündü bir süre.

Kontraltomsu bir ses tonuyla lafa girdi genç kadın: 'Ben, bir serseriye gönül vermem.'

Genç adamın gururu incinmemişti pek. Aslında ne olup bittiğini bile anladığı söylenemezdi ama bir cevap vermesi gerektiğinin farkındaydı. Zaman kazanmak için en az bir dahiliyeciye sergilediği kadar sahte birkaç öksürük teşebbüsünde bulundu ve hazır olduğu anda kaldırdı baklanın üzerindeki dilini: 'Ben Grimm'

Karşısında, içinden değişim kartı çıkmayan bir hediye paketi varmışçasına baktı genç kadın ve söylenerek geldiği yönün tam aksine doğru yollandı: 'Erkek değil misiniz, hepiniz aynısınız!'  "


***


Debriyaj balatası bitik bir Doğan SLX misali son bir fırt daha asılmak istedi sigarasına ve stop etti.  Birileriyle göz göze gelmesi gerektiğini hissederek kafasını kaldırdı ama karşısında buz tutmuş yolda zincirleme kazaya karışmış üç arabadan fazlası yoktu. 

Balzac Şafak, sol önden karışmıştı kazaya. Sol farı darmadağın olmuş, çamurluğu da dikişlik kıvama gelmişti. 

Hamlet Mehmet olacakların farkına varmış ön kaportaya hasar almamak için hazırlamıştı kendini. Tabi bu sağ arka kapıdan bagaj kapağına kadar olan macunluk darbeyi önlemeye yetmemişti.

En mağdur görünen Bierhoff Raif'ti. Ne olduğunu bile anlayamadan hem sağ, hem de sol tarafı boydan boya dağılmıştı. En azından yürüyen aksamda bir sıkıntı yok diye avutmuştu tabi kendini.

Said, aşırı hızla kontrolden çıkıp da masaya bodoslama girdiğinde, nihayet ortamdaki sükunet bozulmuş oldu. Ağır hasarlı üç arabadan selektör gelinceye değin iki "ronk ronk" daha yankılandı tamirhanenin yazıhanesinde. Üçüncü "ronk" ile beraber kafalar masadan kalktı ve Said, karşısındaki üç adamın geriye sağlam kalan altı gözünü tek tek süzdükten sonra heybesinden çıkardığı hacı yağı şişesinin mantar tapasını açtı, muhteremler, dedi bir çırpıda ve mecalini yokuş aşağı vurdurarak zehri saldı, Azrail'i öldürecez! Hem de şehrin ve hatta belki de dünyanın en geniş, en gösterişli, en toplu taşımayla kolayca ulaşılabilen, en ipini koparanın altmış numara Ören Bayan yumak almaya geldiği ve haliyle en insan/metrekare yoğunluğu yüksek meydanında...

Sanki ezan okunuyordu da, Aziz Allah, diyordu Said. Öylesine olağan kurmuştu cümleleri.
Ardından masadaki izmaritleri işaret ederek kendisinden beklenmeyecek bir naiflikle devam etti, sigara içmek öldürür!

Sekizde sekiz kusurlu dört arkadaşın kusurları toplamı otuz iki, farzı ise birdi artık...



***


Şu kalabalıkta şu meydanda boş bir bank bulabildiğime göre, düşündüğüm kadar şanssız değilim lan herhalde. Ama yok, az sonra birisi damlar muhakkak.

O değil de muhterem, kızın kaşı, gözü, burnu, dudağı falan ne güzeldi ya hu. Hayır, Ben Grimm nasıl çıktı ağzımdan ki? Orada, ben veririm, diyebilsem, etkileyici bi diyalog olabilirdi ama işte kızın fantastik dörtlüsü ister istemez Ben Grimm'in kaşını, gözünü, burnunu, dudağını çağrıştırdı.

Şu ihtiyar bana mı yürüyor lan? Eh be dayı be, etrafta onca akranın var, gitsene onların yanına. Ne diye gencecik bana musallat oluy...

-Selamun aleyküm torun, müsait mi?

Ulan nasıl da biliyorum bu ihtiyarın bilmem kaç tane bank dururken benim yanıma çökeceğini.

-Aleyküm selam dayı. Müsait tabi ya hu. Gel, çök.

Şimdi yaylansam, ihtiyar yanlış anlayacak amına koyayım. Yok otursam, köyden girecek, uşaklarından çıkacak, o sakalını biraz ovart, neyim diye bağlayacak mevzuyu.
Bi tütün dumanlasam ayıp olur mu lan ac...

-Nerelisin torun?

-Bilmiyorum dayı.

-Nerenin kazasıdır?

-Kaderin dayı.

-Elbet torun, elbet.

-Dayı be, bi tütün dumanlayacam, müsaade var mı?

-İç torun, iç. Lakin sana demiş olayım: Çok geçmeden bırak onu. Ben de içtim otuz beş sene ama bıraktım. Yediğim yemekten anca tat aldım bak, demiş olayım. Bile bile zehirliyorsun kendini. 

-Benim daha on beş oldu dayı. Yirmi sene daha içeyim de bırakırım.

-Ne biliyorsun onca yaşayacağını? İnsanın ömründen kısıyor bu meret.

-Yaş kaç dayı?

-Seksen altı.

Eh be dayım, daha ne yaşayacaksın! Bu mu yani ömürden kısılan hal?!

-Allah bereket versin dayım.

-Okur musun torun?

-Eh dayı bey, emir böyle.

-Ne okursun?

-Bilemem dayı.

-Kaç yıllık oluyor o, iki mi?

-Ortalama yetmiş iki...


***


Raif, tarihin ilk altın golünü yiyen Petr Kouba'nın çaresizliğiyle sordu:

-Aga, bu kalabalıkta bu işi nasıl yapacaz tam olarak? Ofsayt taktiği uygulayalım, illa tenhada yakalarız bu lavuğu.

Kovboy şapkası taktığı kafasını önüne eğdi Said. Bir sigara dumanladı ve country söyleyen bir şarkıcı tonuyla kurdu cevap cümlesini:

-Mama, she has taught me well. Told me when I was young: Son, your life's an open book. Don't close it 'fore its done.

Şafak, efsane bir roman yazmış da Türkçe'ye çok kötü çevrilmiş gibi hissetti.

-Yani aga?

-Yanisi muhterem: Yaklaşacaz ve dikşın dikşın, dikşın dikşın. Hepimiz birer tane. Bu iş, bugün, burada bitecek. Ya o ölecek ya da biz.

Lafın tam yerine geldiğini fark eden Mehmet topa girdi:

-Ölmek ya da ölmemek işte büt...

Amma ve lakin hücuma çıkarken kaptırdığı toptan yedi kontrayı:

-Kes

-Lan

-Sesini


***


-Benim de dört tane yeğen var torun.

-Allah bağışlasın hacı dayı.

-Bunları bek büyüttüm, ben yetiştirdim. Birisi topçu oldu, birisi kitap mitap bir şeyler yazar, birisi artis çıktı, birisi de türkü söyler.

-Maşallah dayı, hiç de boş geçmemişler.

-Aaaahh tornum ah. Dışarıdan öyle görünür ama bunların hiçbiri adam olamadı. Sen vali ile babasının hikayesini bilir misin torun?

-Bilemem dayı.

-Öğrenirsin elbet. Hulasa bizim uşaklar hayırsız çıktı torun. Ben de kaldım böyle yalnız başıma. Ama bu dünyanın bir de ahreti vardır.

-Yine kanındırlar be dayı, deme öyle. Anlarlar hatalarını, gelirler helallik almaya.

-Ömür yeter mi dersin torun?

-Onlar gençtir daha. Yeter ki Allah sana uzun ömür versin be dayı.

-Ama işte torun ölümün gencin, yaşlısı yok ki. Öyle değil mi?

-Orası da öyle tabi hacı dayı.

-Azrail bir anda dikilir karşına, hiç bir şey anlamazsın. İnsan kılığında görünür derlerdi bizim eskiler. Bazen güzel bir kız gibi görünürmüş insana, bazen sevdiği bir dostu gibi. Bazen de sekseni devirmiş, kimi kimsesi kalmamış bir ihtiyar gibi görünürmüş derler.


***


Kaşı, gözü, burnu, dudağı çok güzel bir kız, meydandaki cümle mağazaları talan ettikten sonra telefonundan bir şarkı seçti, kulaklığını taktı ve ıslığıyla şarkıya eşlik ederek eve doğru sallandı.

Bazen olur öyle muhterem: Azrail, güftesiz bir marşla gelir...