Biz ki ustasıyız o havalara gomanın! Hayatı, okaliptüsü fazla kaçırmış koala kafasında yaşar; çayı, ince belliden çift şekerli içer; sigarayı ise ancak ve ancak kibritle yakarız. Mübalağayı çılgınlar gibi sever, aklımıza estikçe de yazar-çizeriz muhterem...

27 Mart, 2015

Sahne 103. Gündüz. Dış.







Leyla'yı çok sevmiştim.
Aslı'yı da.
Şirin'i çok sevecektim, korktum.
Zühre'de korkmadım, beyhude bir sevgi idi ne olsa.
Muazzez'i hiç sevmedim, Allah affetsin.

Her biri rolünü tamamladı ve hikayeden ayrıldı şimdilerde: 

"Sahne 103. Gündüz, Dış. 

Kız, oğlana bakar, konuşur:

-Sen mutlu olmak istemiyorsun ki.

Ve kız, oğlanın yanından uzaklaşır. Buraya hisli bir şarkı koyuyoruz ve sahne ağır akıyor."

Sevgili dostum, o an oracıkta, kulağımda o şarkı çalarken ve sigaramı henüz dumanlamışken ölsem; şu dünyadan en son bir sigara dumanı ve birkaç nota olsa alsam ve her şeyi bir nefeste verip gitsem acayip fiyakalı olabilirdi. Lakin hiçbirinde bu olmadı, olmayacak. Muhtemelen saçma sapan bir trafik kazasında, hani sağ çıksam da çay ocağında anlatsam herkesin güleceği bir olayda öleceğim. Neyse, ölmek şimdilik bana uzak, ortalama bir adam olarak yetmişe dayanırım eteklerimde güneş rengi bir yığın yaprak. Hem şunun şurasında ne kaldı: Yaş yirmi sekiz, yolun beşte ikisi eder.

***

Leyla.
Sana bir fotoğrafını göstermek isterdim azizim. Lakin hepsi yandı. 
"Baylar, şu direğin dibindeki sandalyede oturan kıza baksanıza bir. Tamam. Bir daha bakmayın." diye bir kibritin kavında tutuşan gönlüm sönmesin diye, geriye kalan üç beş parça köze çıra yaptım o kurumuş, o sararmış, o solmuş ve içi geçmiş gülümsemeleri. Arap diyarlarında kuma ateş çaldığında tutuşan neft yatakları kıskanırdı o alevin rengini.

Leyla. Ah Leyla
Sevgili dostum, ilkini ve ikincisini bilemem amma ve lakin üçüncü cihan harbi bir kadının gülüşü uğruna çıkacaktır ve kanaatimce, Avusturya - Macaristan veliaht prensinin hanımı ne güzel gülüyordu öyle, gibi bir sebebi olacaktır görünürde. Zira son ırmak kuruduğunda, son ağaç kesildiğinde, son balık öldüğünde; beyaz adam, kadının artık gülmeyen bir varlık olduğunu anlayacak.

Leyla. Ah Leyla. Sende mi Leyla?
Hayır sevgili dostum, -de ayrı olmayacak. Saatimi bulamıyorum, vakti anlayamıyorum, ikindi ezanlarını duyamıyorum. Leyl ile nehardan gayrı vaktim kalmadı. Leyl ile başladığım, Sinimmar titizliğiyle kurduğum cümle hayalleri, nehara erince bir bardak çayın yanında kıtlayarak tatlandırmaya çalışıyorum bu ömrü. Münzir'den farkım nedir? Asma bahçelerime zeval gelmesin diye o taşa hiç dokunmadım, evet. Lakin diğer taş azizim, o nerede?

***

Aslı.
Sana bir fotoğrafını göstermek isterdim azizim. Lakin hiç olmadı.
Baylar, diye başlayan fiyakalı cümlelerin öznesi ya da afili bir zincirleme sıfat tamlamasının son halkası da olmadı. Uzaktı en az bir matematik problemi çıkarılabilecek iki şehir arası ve ikametgahlarımızı aldığımız muhtarlıkların birbirine olduğu kadar amma ve lakin onu uzaktan sevmek, aşkların en güzeli idi.

Aslı. Ah Aslı.
Sevgili dostum, Ermeni bir keşişin kara büyüsüne kurban olmuşlar kadar derindir bu ahım. Belki ağzımdan alevler çıkmaz, haklısın. Lakin saçlarından tutup, kor gözlerimle, yaşlı gözlerine dalıverip gidememek de bir köz birikintisi değil midir? 

Aslı. Ah Aslı. Sen de mi Aslı?
Evet sevgili dostum, -de ayrı bu kez, en az bir matematik problemi çıkarılabilecek iki şehir arası ve ikametgahlarımızı aldığımız muhtarlıkların birbirine olduğu kadar hem de. Ah almış bir cengaverin iki yakası, altmış, yetmiş ve seksenlerin Prusya'sı, dünyanın cümle anakaralarının yüz ölçümleri toplamı kadar ayrı hem de. Afrika hariç.

***

Şirin.
Sana bir fotoğrafını göstermek isterdim azizim. Lakin kıyamıyorum.
"Baylar, ödüm patlıyor bu kıza bakmaktan." diye başladığım şiiri bitiremezdim korkudan. Vakti zamanında azılı denizcilerin yelkenlerinin nasıl da rüzgarla dolduğu anlatılagen efsanelere mekan olan bir şehirde, bir gamzelik rüzgardan kaçmak, güzelliğin zulme çaldığı sınırı öteye geçmek ne demek bilir misin?

Şirin. Ah Şirin.
Sevgili dostum. İnan, bunun nasıl bir hissiyat ve yahut fiiliyat olduğunu ben de bilmiyorum. En iyi zinoslar bilir bu bahsi. Bir ihtimal sakar mekeler ve tabi ki karabataklar da bilebilir.  Benim hatırladığım ise bir uçurumun kenarında olduğum ve bir sigara dumanının beni yardan aşağı itmeye yettiğidir.

Şi rin. Ah Şi rin. Sen de mi Şi rin?
Evet sevgili dostum, bu kez her biri ayrı, hepsi paramparça. Korku, her şeyi darmadağın etmenin en geçerli bahanesi, ben dahil. Yardan aşağı yuvarlanan bir adamdan sağlam kalmasını bekleyemeyiz değil mi azizim? Peki ya yardan? Belki bir zinostan bunu bekleyebiliriz. Sahi, martıya zinos derdik değil mi?

***

Zühre.
Sana bir fotoğrafını göstermek isterdim azizim. Lakin duyamazsın.
"Baylar, ayıp oluyor ama..." diye başlayan hikayelerin en güzeli belki. Belki de güzelliğin ayba çaldığı sınır. Beyhude zaman geçirmelerin en kıymetlisi belki. En kıymetli zamanların beyhude geçmesi belki de. Bulutlar üstünde gördüğüme yeminli şahitlik edebilirim belki. Denizler altında bilmem kaç bin fersahta görmüşümdür belki de.

Zühre. Ah Zühre.
Sevgili dostum, Tahir olmak hiç ayıp olur mu? Mesela denerken damarlarında bi serumu ölmek hiç ayıp olur mu, diye sorduğunu duyar gibiyim. Tabi ki ayıp olmaz. Hayır, bir serumu denerken ölmeyi kastediyorum. Tahir olmanın ayıbını da ben bilirim; zinoslar, sakar mekeler ve karabataklar şöyle dursun.

Zühre. AhZühre. SendemiZühre?
Hayır sevgili dostum, boşluk bırakmayı unutmadım. Her şey o kadar ani gelişti ki durup düşünmeye, bir nefeslik boşluğa sığınamadım. Bir dizeye sığınabilirdim belki. Şairdik, gözlerimiz yeşildi amma ve lakin sağır değillerdi ve duymasam çok ayıp görülürdü. Bir şiirin bütün dizeleri tutmuyorsa hikayemizle, buradan bir başka şiir çıkacak, işte bunlar hep şiir olacak demektir azizim.

***

"Baylar, buralarda çayı içilir bir ocak tüter mi?" diye başlayan hikayenin kıymetli yadigarı sevgili dostum;
kaybedecek neyim var ki, diye diye geldiğim noktada, geri kazanmak için çabalayacağım bir sürü şeyim oldu amma ve lakin nafile olduğunu biliyorum. Pek tabi ki yalnızca bir kadına sevdalanmak uğruna bu dünyada değiliz, bilirim.  Yine de lütfen beni ikna etmek gayesiyle bir şeyler söyleme. Kararım katidir.

"Bir şehirde içtiğin çaydan tat almaz olduysan, ya sigarayı değiştirmenin ya da başka bir şehirde çay içmenin vakti gelmiş demektir.." demez misin hep? Beni bilirsin, sigarayı değiştiremem.

Sağlıcakla kal muhterem.



Not: Muazzez'e durumu izah etmeni istirham ederim. 


23 Mart, 2015

Ezanlar Bizim İçin Okunuyor Sevdiğim







-Bu akşam gitmesen?

-Ben hep yatsıda gidiyorum akşam ezanım.

-Ben ciddiyim.

-Ben de.

-Kendimi iyi hissetmiyorum, biraz daha kal.

-Yaz akşamları daha çok kalacağım, söz.

-Yarın gündüz buluşalım mı? Kaç zaman oldu, gündüz vakti yüzünü görmedim hiç. Gözlerim yeşil deyip duruyorsun ama ben hep kara gördüm, bildim.

-Kara olan bahtım sevdiğim, sen yine yeşil gözlerimden muhabbet kap.

-Sen beni sevmiyorsun!

-Cüzdanımda fotoğrafın var diyorum kıyametim.

-Bana bir daha kıyametim deme, ürperiyorum.

-Vakit girmek üzre, müezzin efendi beklemez. Salıncakla kal ürperim..


***


Çok vakittir duymasam da adım Yunus'tur. Harezmi der, lütfederler buralarda.
Buraya gelişimi hatırlamıyorum amma ve lakin buradaki gelişimi çok iyi hatırlıyorum. Çocukluğumda tavanı zeytin tenekeleriyle kapatılmış bir kulübede yaşıyorduk bu semtte hiç zeytin yemediğimiz halde. Saca vuran yağmur damlalarının sesi şehirlilere pek hoş geliyor şimdilerde. Bana ise validem ağlıyormuş gibi gelir o sesi duyduğum zamanlar. Çok ağlardı kadıncağız. Ah evlatlarım, Stalin neler yaptı bilseniz siz de ağlardınız, derdi. Aklım ermeye başladığında ben de ağlamaya başlamıştım sokaklarında bir kez bile tütün içmediğim Hive ve tüm Harezm diyarı için. Ta ki bir akşam vakti caminin avlusunda beni bulan bebeğe dek. O akşamdan sonra sadece ona ve kara bahtına ağladım.

***

-Hiç merak etmedin mi anneni, babanı, aileni?

-Ettim. Babam son nefesini bana vermiş, annem sağ imiş ama bulmaya vaktim olmadı.

-Allah aşkına senin neye vaktin var ki zaten?!

-Ah be sevdiğim yine mi bu mevzu.

-Arkadaşlarım senin bir hayal kahramanı olduğunu düşünüp benimle alay ediyorlar. Neden yalnızca bu vakitler buluşuyoruz? Neden güzel bir günün sabahında poğaçamızı, böreğimizi alıp Çınaraltı'na inmiyoruz?

-Çünkü kıyamet koparsa beraber olalım istiyorum.

-Ben gülmüyorum.

-Ben de.

-Bazı zamanlar arkadaşlarıma hak veriyorum. Hayatıma gerçek manada bir dahlin, bir etkin yok gibi geliyor.

-Beni bulan adama Harezmi diyorlar sevdiğim, elden ne gelir.

-Onunla ne alakası var?

-Hiç.

-Yine neden bahsettiğini anlamıyorum.

-Vakit iyice yanaştı akşam ezanım, kal salıncakla.


***

O beni buldu, ben onu kaybettim. Birdenbire yok oldu. Önce üzüldüm bir vakit. Sonra ferahladım. Kendi başımın çaresine zor bakıyordum zira. Cami cemaatinin kimisi ölmüş, kimisi de yaşlılıktan dışarı çıkamaz olmuştu son birkaç yılda. Ocağın hasılatı epeyce düşmüştü. Hatta bir ara dükkanı kapatıp dolmuşa çıkmayı düşünmüştüm amma ve lakin başkasının işinde çalışmak zor gelirdi bu saatten sonra. 

Konu dağıldı, toparlayayım. Sonraki akşam yine buldu beni. Aldım, dükkana getirdim. Biraz oynadım veletle, havaya attım ve tabi ki tuttum. Ağlamaya başlayınca altını kokladım, kokmuyordu. Acıkmış olmalıydı. Tost yeyip üstüne çay içecek değildi hoş. Madem ki yatsı ezanı da okunuyordu, esnaftaki boşları toparladıktan sonra dükkanı kapayıp bir hastaneye getireyim veledi, diye düşündüm ve o niyetle çıktım dükkandan. Bir tepsi boş bardakla geri geldiğimde yoktu. Yine kaybetmiştim.


***

-Geç kaldın.

-Ben geç kalmadım, ezanı vakit girmeden okudular.

-Nasıl ya?! Ama ben orucumu açtım.

-Yapacak bir şey yok yarim, bir günü kaza edeceksin artık.

-İyi de benimle ne alakası var ki sonuçta hoca yanl... Sen neden illa ezan okununca geliyorsun hem. Biraz erken gelsen olmuyor mu yani.

-Olmuyor.

-Biliyorum. O cümlelerin sonunda soru işareti yoktu zaten, sitem ettim.

-Ben de.

-Ben sana sitem ediyorum ve haklıyım. Peki sen kime sitem ediyorsun?

-Benim sitemlerim daima dayımadır sevdiğim.

-Bir dakika! Senin dayın mı var?! Nerede buldun onu?! Neden bana hiç bahsetmedin?!

-Bunlar soru mu, sitem mi?

-Her ikisi de.

-Dayımdan Harezmi bahsetmişti bir vakit. Sağ mıdır, ölmüş müdür bilmiyorum.

-O nereden biliyormuş?

-Orası biraz uzun hikaye ve ben şimdi gitmeliyim. Harezmi'ye uğramam gerekiyor

-En iyi yaptığın şeyi yap, kaç yine.

-Gerçekten gitmek zorundayım sevdiğim.

-Sanırım arkadaşlarım haklı. Ben bilmiyorum artık sen hayal misin, gerçek mi?!

-Her ikisi de sevdiğim.


***


Sonraki akşam bekledim onu. Akşam ezanı bitince bir bebek ağlaması duydum, yine buldu. Bu kez hazırlıklı idim; dükkana girdim, sağlam bir yere koydum veledi, mamasını hazırladım, yedirdim. Aradan biraz vakit geçtikten sonra bir ağlama tutturdu tekrar. Kucağıma alır almaz altına yaptığını anladım, altını temizlemek için üstünü çıkardım, temizliğini yaptım. Giydirirken fark ettim ki sırtına bir kağıt iğnelenmişti, aldım. Okumaya fırsat kalmadan yatsı ezanına girişti müezzin efendi. Boşları toparlamayı unutmuştum. Bir yere kaybolmamasını tembihleyip, bu sefer kapıyı da kilitleyerek, elimde tepsi ile çıktım dükkandan. 

Geri geldiğimde yoktu amma ve lakin kağıt duruyordu:

"Doğduğu vakit, babası ölmüştür. Dayısı, kulağına ezan yerine sala okumuştur. Uğursuzdur. Ben anası olarak canına kıyamadığımdan sokağa bırakıyorum, elbet bir akşam vakti bulan olacaktır."


***


-Bu anlattığın zırvaya inanmamı bekleme.

-Bekleyemem zaten, zamanım yok. 

-Bu saçmalık. Artık gelmeyeceğim buraya, seni görmek istemiyorum.

-Bu vakitte cenaze kalkmaz sevdiğim yapma böyle.

-Yarın öğlen vakti gel o halde?

- Gelemem.

-O halde ben gidiyorum.


***


Sabah ezanı okundu muhterem, bana müsaade.